• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/samigokay1
  • https://plus.google.com/+SamiGökay/posts
  • https://www.twitter.com/samigokay
KATEGORİLER

Son seçim anketinde ilginç sonuç

Uluslararası Stratejik Araştırma Eğitim ve Danışma Merkezi (USADEM), 11 ilde 2 bin 160 denek üzerinde örnekleme yöntemiyle bir anket yaptı.
 

12 Haziran 2011'deki genel seçime yönelik anket, 1 Aralık 2010 ile 15 Ocak 2011 arasında yapıldı. En dikkat çekici sonuç, "Seçmenin partilere oy verme eğilimi" sorusuna verilen cevaplarda çıktı. Buna göre oy dağılımıAK Partiyüzde 46,70,CHPyüzde 27,40, MHP yüzde 11,21 ve BDP yüzde 7,12 oldu.

HALKIN YÜZDE 60'I CHP'Yİ BAŞARISIZ BULUYOR
Anket çalışmasının diğer dikkat çekici bir bölümü, CHP'nin yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, oy oranını arttıramamasıydı. Bu kısımda 2 bin 36 deneğe, "CHP'nin başarılı olduğuna inanıyor musunuz?" sorusu yöneltildi. Yüzde 25'i "Evet inanıyorum", yüzde 60'ı "Hayır inanmıyorum" derken yüzde 15'i kararsız kaldı. Aynı bölümün, "AK partinin başarılı olduğuna inanıyor musunuz?" sorusuna ise 2 bin 12 denekten yüzde 52'si "Evet başarılı", yüzde 38'i "Hayır başarısız" derken yüzde 9'u kararsız olduğunu belirtti.

Tamamen bilimsel bir çalışma ortaya koyduklarını belirten USADEM Başkanı Prof. Dr. İbrahim Armağan, yüzde 5 kararsız bulunduğunu, bu oyların büyük bölümünün de AK Parti'ye gidebileceğini, böylece oranın yüzde 52'lere çıkabileceğini söyledi. Türkiye'de ve dünyada olağanüstü bir gelişme olmaması halinde AK Parti'nin birinci olacağını kaydeden Armağan, "Benim sol görüşlü biri olduğumu herkes bilir ama sonuçta bilimadamıyım. Görevim, gerçekleri söylemek. Bu şartlarda kayıtsız şartsız AK Parti birinci. Demokrasinin gelişmesi adına çok istememe rağmen Sayın Kılıçdaroğlu, CHP'nin oylarını arttıramadı." şeklinde konuştu.

'45 BİN LİRA KREDİ ÇEKEREK ANKET YAPTIM'
 USADEM olarak iki yılda bir bilimsel araştırma yaptıklarını anlatan Prof. Dr. Armağan, akademik araştırmanın hiçbir şekilde ticari amaç taşımadığını, katılan öğrenci ve öğretim üyelerinin parasını ise üç aylık emekli maaşı ve bir bankadan 45 bin lira kredi çekerek ödediğini anlattı. İzmir'in Karşıyaka ilçesi Bostanlı semtindeki bir kafeteryada basın toplantısı düzenleyen Armağan ve USADEM üyeleri, söz konusu anket hakkında bilgi verdi. Mide ve karaciğer kanseri olduğu için onkoloji tedavisi gördüğünü belirten İbrahim Armağan, 40 kişilik akademik heyetle birlikte geceyarılarına kadar çalışarak anketi tamamlayabildiklerini söyledi.

'CHP'DE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK' DİYENLERİN ORANI YÜZDE 24,1
Anketteki, "Baykal ve Kılıçdaroğlu dönemlerinde CHP'nin performansı" sorusunda iseDeniz BaykalCHP'sinin başarılı olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 9,5 oldu, CHP'li denekler arasında yüzde 12,2, Kılıçdaroğlu'nun CHP'sini başarılı bulanların oranı yüzde 38,6, CHP'li denekler arasında yüzde 55,35 olarak tespit edildi. "CHP'de değişen bir şey yok" diyenlerin oranı ise bütün denekler içinde yüzde 24,1, CHP'li denekler içinde yüzde 15,25 oldu.

CEMAATLER DE ANKETE DAHİL EDİLDİ
Anket çalışmasındaki diğer bir konunun, "Toplumsal Kurumların ve Kuruluşların Güvenilirliği" olduğunu aktaran USADEM Başkanı İbrahim Armağan, 2 bin 163 kişiyle görüşüldüğünü söyledi. En güvenilir kurumların başında yine Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)'nin geldiğini belirten Prof. Dr. Armağan, geçen yılların aksine bir miktar güven kaybı yaşandığını da vurguladı. Buna göre TSK'nin yüzde 72, Cumhurbaşkanlığı'nın yüzde 69, sivil toplum kuruluşlarının yüzde 48 güvenilirlik oranına sahip olduğunu ifade eden Armağan, ilaveten bu yıl cemaatleri de ankete dahil ettiklerini, bu sayede onların da güvenilirliğini bilimsel olarak ortaya koyduklarını söyledi. Güvenirlik sıralaması şöyle devam etti:Diyanetİşleri Başkanlığı yüzde 32, cemaatler yüzde 37, TBMM yüzde 62, siyasi partiler yüzde 58, hükümet yüzde 52, yargı yüzde 48, üniversiteler yüzde 67, sendikalar yüzde 32, emniyet yüzde 38.

HALKIN YÜZDE 68'İ YARGININ SİYASİLEŞTİĞİNE İNANIYOR
Yargı reformunun halk tarafında da desteklendiğini belirten Prof. Dr. İbrahim Armağan, "Yargının siyasallaştığına inanıyor musunuz?" sorusuna deneklerin yüzde 68,2'sinin "Evet", yüzde 25'inin "Hayır" dediğini, yüzde 6,4'ününde kararsız kaldığını anlattı. Halkın son derece sağduyulu davrandığına ve yaşananları birebir gördüğüne dikkat çeken Armağan, bu şartlarda çok mutlu olmadıklarını ifade etti. "Türkiyenin bugünkü koşullarında kendinizi mutlu hisediyor musunuz?" sorusuna yüzde 32 "Evet", yüzde 51 "Hayır", yüzde 17 "Kararsız" cevabı verildiğini aktardı . Halkın memnun olmadığı başka bir konu olan "Türkiyenin En Önemli Sorunları" kısmında isesarılıma işsizlik, yoksulluk, sefalet ve açlık yüzde 86, terör yüzde 32, Kürt sorunu yüzde 41, Anayasa yüzde 59, siyasal İslam tehlikesi yüzde 35, gelir dağılımı dengesizliği yüzde 48, eğitim ve sağlık yüzde 52, diğerleri 28 şeklinde oldu.

Anket çalışması Afyonkarahisar, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Kahramanmaraş, Kayseri, İstanbul, İzmir, Malatya ve Trabzon'da yapıldı.


CİHAN




0 Yorum - Yorum Yaz
Şu an seçim olsa anketi: AK Parti uçtu! / ANKET Şu an seçim olsa anketi: AK Parti uçtu! / ANKET
19 Şubat 2011 13:15
Siyaset 

Son araştırmaya göre, seçimde siyasi partilerin durumunu 'kararsız' ve 'kızgın' seçmen belirleyecek. Oy kullanacak seçmenin 5'inden biri kararsız veya kızgın. Peki hangi parti yüzde kaç alıyor?

Foto GaleriHaberin galerisi için tıklayın

Konsensus'un yaptığı son seçim anketine göre, oy kullanacak seçmenin 5'inden birisi kararsız veya kızgın. Habertürk Gazetesi'nde yayınlanan ankete göre en sıkıntılı parti MHP. Önceki araştırmaya göre Saadet Partisi'nin oyları yüzde 75 oranında düşüş gösterdi ve bu sonuç AK Parti'ye büyük katkı sağlamış durumda.

Ak Parti'nin yüzde 37,9'la ilk sırada çıktığı ankette, CHP yüzde 20.5, MHP ise barajın bir hayli altında yüzde 8.5 oranında görünüyor. Kararsızlar ise yüzde 11,9'la "üçüncü parti" konumunda. Ankete göre "boş oy atarım" diyenler de yüzde 8.4 oranında.

KARARSIZ SEÇMENİN GÜCÜ

Yüzde 20.3'lük "Kararsız" ve "Boş atarım" diyen seçmenin oyları partilere dağıtıldığında ise ortaya çok farklı bir sonuç çıkıyor. Saadet Partisi'nin eriyen oylarıyla birlikte Ak Parti yüzde 49,6'yla "yüzde 50 hedefi"ne büyük ölçüde yaklaşırken, CHP'nin oyu yüzde 26',6'ya çıkıyor. Kararsızlar dağıtılmadan baraj altında görünen MHP ise 11,3'le üçüncü sırada yer alıyor.

SP'NİN OYLARI ERİDİ

Sonsuz Yeni Müşteri ve Distribütörleri Çekme SanatıKonsensus'un bir önceki araştırmasına göre oyları 3,6 artarak yüzde 49.6'ya ulaşan AK Parti'nin bu yükselişindeki en büyük etken ise Saadet Partisi'nin eriyen oyları. Önceki araştırmada 3.2 olan SP'nin oyları 0.8'e gerilemiş durumda.

ANKETİN DETAYLI SONUÇLARI, GRAFİKLERLE YORUMLANDI / GALERİ

BİR AY ÖNCEKİ ARAŞTIRMAYI İNCELEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Haber 7




0 Yorum - Yorum Yaz

Nuh'un gemisi!

Dünya yine sancı çekiyor bakalım veledi ne olacak. Galiba mustazafların mugalebesi olacak. Bu sancıyı ne tetikledi?
 

Tarih sayfalarında büyük olayların müsebbibi anlatılırken “bardağı taşıran son damla, büyük değişimin başlamasına sebep olan küçük vaka şudur” diye şerh düşülür... Örneğin: Macar Veliahdını Sırp Öğrencinin öldürmesi, Savaşın başlamasına sebep oldu denilir; ilk kurşun Maraş'da günlerce gergin olan halkı, kurtuluş için savaşa götürdü diye anlatılır. Yani zemin uzun süre hazırdır, evrilme zamanına kadar her oluşum tamamdır, bir çıngı beklenmektedir. Hülasa, Müslüman ülkelerde bir kıpırdanma var, denizin dalgalarının gittikçe büyümesi gibi halka halka büyüyor; dev kavşakta olan Müslüman coğrafyayı harekete geçiren son olay, son çıngı nedir? 

Asırlar sonra dünyada iki binli yıllardaki ki değişimi anlatırken şöyle rivayet edecekler: “Müslüman haklar eziliyor Kudüs Siyonistlerin çizimleri ile kirletiliyor Filistin, Irak, Türkistan, Afganistan, Çeçenistan pek çok Müslüman ülkenin halkları, öldürülüyor, eziliyor, toprakları kasp ediliyordu. Artık sabırları dayanacak güçleri kalmamıştı, uyanışta idiler zemin böyle hazırlana dursun bir gün Nuh'un gemisine her çeşit mahluktan birer çift alarak dev fırtınalara karşı hazırlandığı gibi Mavi Marmara adında bir gemi ile her çeşit inanç ve ülkeden oluşan bir kısım insanları gemiye alarak Gazze'ye yola çıktı. Dünyanın başına yaptığı gizli açık zulümle bela olan İsrail, bu gemiye baskın yapıp dokuz masumu öldürdü. Bu olay akabinde tüm dünya Müslümanları, vahdet şuurunu tazeleyerek kendilerine gelmeye başladılar. O ülkenin başında olan kişi “biz bize yeteriz” diyerek tarihi bir kelamda bulundu. Mavi Marmara olayı birikmiş beklentileri başlatan çıngı oldu. Denizde fındık kabuğu kadar olan Mavi Marmara dev sulara başkaldırarak yüzdü, gemi suya meydan okuyordu gemidekiler zûlümata meydan okuyordu. Yıllardır Müslüman coğrafyanın içinde biriken azap odunlarını tutuşturan alev oldu. Çünkü yıllardır gördükleri eza ve cefa karşısında sabır yağmurları ekerek bekledi Müslüman coğrafya… Zaman, artık bu zülüm karşısında Müslümanların üzerine güneş doğdurmak için bekliyordu. Yıllardır sabır ektikleri topraklarından özgürlük dermenin hasat zamanı idi. Bu vahdetten korkan zalimlerin piyonları diktatörleri destekleyen baskıcı güçler, ipleri daha sıkmaya başladı, bu çemberi daraltma halkta artık infiale sebep oluyor, yer yer ayaklanmalar oluyordu, sonuç… “Sonuçta…” diye devam edecekler ama inşallah “İslam'ın şahlanışı” oldu diye bitirirler bu vakanüvistiler.

Mısır'da Tunus'ta olanların arka planını bilmiyorum, her kes farklı yorum yapıyor, tezgahlanmış şeyler mi sahneleniyor, bulanık suda balık mı avlanıyor? Yoksa emperyal olanlar taktik mi değiştiriyor? Hakikatini rabbim bilir, sebebi ne olursa olsun bütün Müslüman coğrafyada artık uyanış ve tekamüle sebep olacak inşallah. Yani tuzak kuranların tuzakları kendilerine tuzak olacak. Belki Müslüman'ı sokağa çekerek bitirmek isteyenler, dine savaş açan yönetimler, ortalık kan gölüne dönünce bu kanda boğulmamak için yine dine sarılacaklardır. Tarihte bunun yüzlerce örneği vardır. Mısırda da yakında mollalardan yardım isterler. Sulh için onları kullanırlar. Sonra halka halka dünyanın bir ucunda bir ucuna Mavi Maramaranın zulme baş kaldırması gibi şuurlu Müslüman oluşumları başlatılır. Bazen dünyanın bir ucunda bir kelebek kanat çırpar diğer ucunda fırtınaya sebep olur denilir, mavi Marmara yıllardır dizilen domino taşına vurulan fiske oldu.

Hülasa insanlık yine dev kavşakta bakalım dönüşü nereye olacak. Büyük istekler büyük bedeller ister ama rabbi rahimden diliyoruz inşallah Habibi'nin ümmetini zalimlere kırdırmaz. Artık Müslüman kanı akmaz,

Ey Müslüman!

Yeryüzünün can damarlarını sulayacak ne çok kanın varmış.

Akıyor akıyor, dünyayı o kanlar ayakta tutuyor.

Bize de ölenlerin çetelesini tutmak düşüyor,

Şu fitneye kurban gitti, şunlar savaşta bitti, şunlar kardeş kavgasında silindi.

Yürek dayanmıyor yetti artık yetti.

Es artık badı saba, es Müslüman coğrafya üzerine

Çağır melekut alemini yardıma,

Doğ artık ebyaz yevm-i zafer, Müslüman'a

İnan artık vakti geldi.

RUKİYE YILDIZ ERDOĞMUŞ / HABERVAKTİM.COM 




0 Yorum - Yorum Yaz

ŞOK İDDİA: Ölmesini beklediler!

Muhsin Yazıcıoğlu ile beraber helikopter kazasında ölen gazeteci İsmail Güneş'in eşinden şok açıklamalar...Kaza sonrası 112'yi arayıp yardım isteyen gazeteci İsmail Güneş'in eşi Yasemin Güneş de gelişmeleri yakından takip etmiş.
 

Arama-kurtarma çalışmalarındaki ihmallerin net olarak ortaya çıktığını söyleyen Güneş, olayın suikast olabileceğine işaret ediyor. "İsmail yaşasaydı her şeyi anlatabilecek tek görgü şahidiydi. Arama-kurtarmada ihmali olan insanların, eşimin yaşadığını öğrenince ölmesini beklediklerini düşünüyorum." diyor.

Türkiye İsmail Güneş'i, 112 Acil Servis'e yaptığı "Yerimizi buldunuz mu? Burası çok soğuk, donacağız!" sözleriyle tanıdı. Helikopter kazasından sağ kurtulan Güneş, cep telefonundan 112'yi arayarak yardım istemişti. Ancak kaza alanına 48 saat sonra ulaşılabildi.

Güneş'in cenazesi ise 5 gün sonra bulundu. Acılı aileler, savcılıktaki soruşturmadan çıkacak sonucu beklerken, geçtiğimiz hafta açıklanan DDK raporu, kazaya ilişkin soru işaretlerini yeniden gündeme taşıdı. Raporda, enkaza ilişkin bazı parçaların Özel Kuvvetler ve Jandarma timleri tarafından kaza mahallinde yakıldığı belirtiliyordu. Söz konusu fotoğraflar, üç gün önce yayımlandı.

Bu gelişmeler üzerine Zaman'a konuşan Yasemin Güneş, rapor ve fotoğrafların kafalarda oluşan soru işaretlerine cevap niteliği taşıdığını kaydetti. Helikopter 3 gün sonra bulunurken İsmail'in 5 gün sonra bulunabildiğine dikkat çeken Güneş, telefon sinyallerinden doğru yerin tespit edilmesine rağmen 9 defa yanlış yerde arama yapıldığının ortaya çıktığını vurguladı.

Eşinin otopsi raporuna göre kazadan sonra 4 ila 6 saat arasında yaşadığının tespitinin yapıldığını belirten acılı eş, "Arama kurtarma çalışmalarındaki ihmaller zinciri olmasaydı İsmail'in kurtulma ihtimali çok yüksekti." dedi.

Eşinin yaşadığını öğrenen oradaki insanların, onun da ölmesini beklemiş olabileceğini savunarak, "DDK raporu sonrası, İsmail'e son nefesinde de olsa ulaşılabilirdi diye düşünüyorum artık. İsmail yaşasaydı her şeyi anlatabilecek tek görgü şahidiydi.

Arama kurtarmada ihmali olan insanların eşimin yaşadığını öğrenince ölmesini beklediklerini düşünüyorum." diye konuştu. Yasemin Güneş, "Yani ortada bir suikast mı söz konusu?" sorusuna ise şu karşılığı verdi: "Kaza mı suikast mı olduğu konusunda bazı sorular vardı.

Buna yetkililer karar verecek ama DKK'nın raporunda ağır kamu kusuru olduğu ortaya çıktı. Yapılabilecek bazı şeylerin yapılmadığını raporda gördüm. Bizim de mahkemeye verdiğimiz şikayet dilekçesindeki her kelime DDK raporuyla örtüştü. Yani DDK raporu bizim şikayetlerimizin delili oldu bence."

Zaman




0 Yorum - Yorum Yaz

Sicilya'daki ölüler evi - FOTO

Sicilya'nın Palermo kentindeki yaklaşık 2 bin mumyanın yer aldığı bu ölüm kokan mumyaevi pek çok ziyaretçi ağırlıyor.
 

FOTOĞRAF GALERİSİ İÇİN TIKLAYIN




0 Yorum - Yorum Yaz

Savcılık, TSK'dan bilgi bekliyor!

Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatını kaybettiği kaza sonrasında olay yerine ilk intikal eden personelin bilgilerini Genelkurmay Başkanlığı'ndan talep etti.
 

Başsavcılık, bilgilerin gelmesinin ardından, ilgili personele, enkazın yakılmasını soracak. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün talimatıyla harekete geçen Devlet Denetleme Kurulu (DDK)'nun raporunda, Muhsin Yazıcıoğlu'nu taşıyan helikopterin düştükten sonra bazı parçalarının yakıldığına dair bilgiler yer aldı. Helikopterin bazı parçalarının, enkazın bulunduğu yerin yaklaşık 200 metre güneydoğusunda bir kaya kovuğunun içerisinde yer alması konu ile ilgili şüpheleri daha da artırdı.

Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, olayın aydınlatılması için, olay yerine ilk olarak intikal eden Doğal Afetler Arama Kurtarma Tabur Komutanlığı (DAK) ekibi ve yine enkaza ulaşan Skorsky helikopterin içerisindeki personelin, görev yaptıkları yer, açık kimlikleri ve adreslerine almak için Genelkurmay Başkanlığı'na talepte bulundu. Gelen bilgiler doğrultusunda personelin ifadelerine başvurulacağı öğrenildi.

BBP Kahramanmaraş İl Başkanı Bekir Kılıç, parçaların yakılması konusunda suç duyurusunda bulunacaklarını ifade etti. Konuyla ilgili şüpheleri bulunduğunu vurgulayan Kılıç, "Bulunan parçalar kayıptı ve olayın aydınlatılması için de çok önemliydi. Ama ne yazık ki olaydan sonra, helikopter enkazının bulunmuş olduğu yerden yaklaşık 200 metre uzakta bir kaya kovuğunda, yakılmış olarak bulundu.

Biz burada kesinlikle bir kasıt arıyoruz. Bunlar, olayın aydınlatılması için önemli parçalar olmasına rağmen, birileri tarafından oraya çok daha önceden ulaşıldığını ve konunun aydınlatılmasının engellendiğini düşünüyoruz. Bu konuda sorumlular kimler ise bu parçaların yakılmasına kimler sebep olduysa biz bunlar hakkında kesinlikle bir suç duyurusunda bulunacağız. Bu olayın peşini sonuna kadar takip edeceğiz." dedi.

Görüntü ve fotoğrafları çeken ekibin başında bulunan ve merhum Yazıcıoğlu'nun da bacanağı olan Dr. Rafet Arslanoğlu, sürecin hızlanmasını beklediklerini kaydetti. Arslanoğlu, "Zaten milletimiz bu konuya, helikopterin düştüğü andan itibaren çok yakın alaka gösterdi. Üzerinde durdu ve sahip çıktı. Bu noktadan sonra geriye dönüş sürecinin olacağını zannetmiyorum. Benim kendi şahsi inancım, bunun bir kaza olmadığı ile ilgili. Çünkü bu iş sadece Muhsin Bey'i sadece kendi hakkının korunması ile ilgili olan bir şey değil. Eğer ortada bir şey varsa bu Türk milletine yapılmış bir girişim ve sabotajdır. Bu işin ortaya çıkarılması hem milletimiz hem devletimiz adına önemli. Bu işin daha da hızlanacağına inancımız tam." açıklamasında bulundu.

CİHAN




0 Yorum - Yorum Yaz

SGK'nın 50 milyar lira alacağı var!

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi Fatih Acar, 50 milyar liraya yakın bir kurum alacağı bulunduğunu belirterek, ''Yapılandırma kanunu bu açıdan bizim için son derece önemli'' dedi.
 

Acar, SGK Samsun İl Müdürlüğü'nde düzenlediği basın toplantısında, yasanın SGK ile ilgili hükümlerinin Meclis'ten geçtiğine anımsatarak, sadece sosyal güvenlik primleri açısından değil, özellikle vergi gelirleri ve kamunun diğer alacakları açısından da önemli bir yapılandırma kanununun önümüzdeki günlerde uygulamaya geçeceğini, bu uygulamanın vatandaşa önemli kolaylılar sağlayacağına söyledi.

''Bu borcun tahsil edilmesi, sadece kamu kurumu açısından bizleri ilgilendirmiyor. Sonuçta vatandaşlarla ilgili, sigortalılarımızla ilgili çok önemli bir hak geliyor'' diyen Acar, şöyle devam etti:

''O zaman bu hakkın bütün vatandaşlara tanıtılması son derece önemlidir diye düşünüyorum. Mecliste şu anda SGK ile ilgili bölümleri Torba Kanunu'nda geçti ama diğer bölümleri görüşülüyor. Görüşmeler biter bitmez inşallah, Cumhurbaşkanımızın onayıyla bu yürürlüğe girecek. Özellikle bu konu neden önemli? Çünkü toplam rakamları veriyorum. Bizim 4/a sigortalılarıyla ilgili yani bu bir iş yerine bağlı olarak çalışanları ifade ediyorum, 19,4 milyar lira prim aslı, 10,3 milyar lira gecikme zammı olmak üzere toplam 29,7 milyar liralık alacağımız var. 4/b kapsamında yani bağımsız çalışan, eski tabirle Bağkur'lularla ilgili toplam 16,5 milyar lira, 1,95 milyar lira yine tarım Bağkur'luları olmak üzere toplam 19,8 milyar lira da Bağkur'lularla ilgili bizim prim alacağımız var. Yani genel bazlı bakıldığı zaman 50 milyar liraya yakın bir kurum alacağımızın tahsili söz konusu, yapılandırma kanunu bu açıdan bizim için son derece önemli.''

SGK'nın gelir gider açığının artık yavaş yavaş kapanmaya başladığını vurgulayan Acar, ''SGK'nın gelir gider açığı olumlu yönde kapanıyor. 2010'da geçici gerçekleşme rakamlarına göre toplam gelirimiz 94 milyar 481 milyon lira iken giderimiz 121 milyon 205 milyon lira, açık ise 26 milyar 724 milyon lira olarak belirlendi. Daha önceki yıllara göre kıyas yaptığımızda SGK sistemindeki açıklarda önemli tutarda azalmalar görülüyor. Bu tablo SGK'nın iyi yerlere geldiğinin bir göstergesidir'' dedi.

Acar, toplam aktif sigortalı sayısında da artış olduğuna işaret ederek, 2009 yılından 2010 yılına sigortalı sayısının yüzde 5,82 oranında arttığını vurguladı.

AA




0 Yorum - Yorum Yaz

TBMM'de hainlik!

TBMM'de "Sayın Öcalan" krizi. BDP'lilerin "Sayın Öcalan" ısrarı Meclis'i yine gerdi. BDP Milletvekili Sırrı Sakık'ın "Sayın Öcalan'lı" tahrik edici konuşmasına diğer partili milletvekilleri tepki gösterince kargaşa çıktı. Kargaşada, ortamı geren isim olan BDP'li Sırrı Sakık, AK Parti'li Ziyaeddin Akbulut'u yumrukladı. Oturuma ara verildi.
 

Meclis Genel Kurulu'nda BDP'li milletvekilleriyle AK Parti'li milletvekilleri arasında arbede yaşandı. Meclis'te Torba Yasa Tasarısı görüşmelerinde BDP milletvekili Sırrı Sakık, AK Parti Tekirdağ milletvekili Tevfik Ziyaeddin Akbulut'u yumrukladı. Torba Yasa Tasarısı görüşmelerinde yaşanan gerginliği, araya giren milletvekilleri güçlükle engelleyebildi. Yaşanan olaydan sonra genel kurul çalışmalarına ara verildi. Yumruklaşmaya varan kavga, BDP'li Hasip Kaplan'ın kürsüden “Sayın Abdullah Öcalan” demesi üzerine başladı. BDP'liler bir süredir Meclis Genel Kurul kürsüsünden ısrarla “Sayın Öcalan” ifadesini kullanmaya başladılar. Geçtiğimiz hafta da bu sebeple sert tartışmalar yaşanmıştı.

GERGİNLİĞİ HASİP KAPLAN BAŞLATTI
TBMM Genel Kurulu'nda BDP'li Hasip Kaplan'ın kürsüden “Sayın Abdullah Öcalan” demesi tartışmalara yol açtı. Birleşimi yöneten Meclis Başkanvekili Sadık Yakut, Kaplan'ın konuşması sırasında mikrofonun sesini kapattı. Yakut, Kaplan'ı da “40 bin kişinin ölümüne sebep olan bir kişiye sayın diyemezsiniz sözlerinizi düzeltin” diye uyardı. Çıkan tartışmada BDP'li Sakık Ak Partili Akbulut'u yumrukladı. 

CHP AĞZIYLA GERGİNLİĞİ TIRMANDIRDI
BDP'li Kaplan ise önceki gün genel kurulda CHP'li Muharrem İnce'nin ortaya attığı iddiaları gündeme getirerek, gerginliği tırmandırdı. Önceki gün Ak Partililerle CHP'liler arasında yaşanan tartışmalara göndermede bulunan Kaplan, Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya'nın Kenan Evren için ‘sayın müvekkilim' ifadesini kullandığını iddia ederek, “Benim de müvekkilim Sayın Öcalan. Hanginiz müvekkiline sayın demiyor” diye konuştu. Kaplan'ın bu sözleri söylerken doğrudan Ak Parti sıralarına bakarak ve elini kolunu sallayarak konuşması, gerginliği hat safhaya taşıdı.

BDP'Lİ KAPLAN'DAN EL KOL HAREKETLERİ  VE BAŞBAKAN'A HAKARET
Genel Kurul'da konuşan BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, öğrenci affıyla ilgili maddede affa ilişkin getirilen ‘terör suçundan hüküm giyenler' hariç ifadesine tepki gösterdi. Kaplan Başbakan Erdoğan'ın da Diyarbakır DGM'de yargılandığını belirterek “Başbakan da teröristtir bu maddeye göre üniversitede okuyamaz. Diyarbakır DGM'de yargılanmıştır. Dağdan inenlere üniversite kapısını kapatıyorsunuz” dedi. Kaplan'ın sözlerine AK Parti milletvekilleri tepki gösterirken Kaplan AK Parti'lilere yine el kol hareketleri yaparak, “DGM kararını getiririm. Allah Allah doğruyu doğrulayın ne yaptığınızı bilmiyorsunuz” şeklinde bağırdı.

MECLİS BAŞKANVEKİLİ: “HADDİNİ BİL KAPLAN!”
Birleşimi yöneten Meclis Başkanvekili Sadık Yakut, BDP'li Kaplan'ı “el kol hareketlerini bırakın indirin elinizi. Haddinizi bilin” diye uyardı. Milletvekillerinin sorularına hükümet adına yanıt veren Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz ise Kaplan'ın sözlerine “Sayın Kaplan'ın başbakanımıza öyle bir yakıştırmada bulunacağını sanmıyorum. Kanunla ilgili yorum yaptı. Terörün, teröristin evrensel hukuk çerçevesinde tanımı belli. Hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı hakkında böyle bir yorum yapmaz diye düşünüyorum. Düzeltilmesinde fayda var” dedi. 

KAPLAN İYİ NİYETE HAKARETLE KARŞILIK VERDİ
Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz'ın bu yatıştırıcı sözlerine rağmen, ifadelerini düzeltmesi beklenen Kaplan, oturduğu yerden el kol hareketlerine ve bağırmaya devam etti. Bunun üzerine Ak Partililer tepki gösterdi. Ak Partililerin tepkisi üzerine ayağa kalkan BDP'li Sırrı Sakık Ak Partili milletvekillerinin üzerine yürüdü ve Tekirdağ milletvekili Akbulut'u yumrukladı. Bunun üzerine Oturuma bir süre ara verildi. Verilen arada da karşılıklı gerginlik bir süre daha devam etti.

HABERVAKTİM.COM




0 Yorum - Yorum Yaz

Tam 350 bin yeni iş imkanı...

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi, ihracatçı firmaların 2010 yılında 310 bine yakın yeni istihdam yarattığını belirterek, "Ankete katılan firmaların yüzde 48'i 2011'de yeni istihdam planlıyor" dedi. 
 

İhracatçı Eğilim Araştırması'nın 2010 yılı 4. çeyrek Sonuçları"nı açıklayan Büyükekşi, "İhracatçılar bu zaman aralığında ortalama 2 beyaz yakalı, 8 mavi yakalı ve 1 de Ar-Ge personeli olmak üzere toplam 11 kişi istihdam etti. 2011 için şirket başına yeni çalışan sayısı ise 15 olacak" dedi. 2010'da ankete katılan firmaların yüzde 56'sı istihdam yaratırken, bu yıl 527 katılımcının yüzde 48'inin yeni istihdam yaratacağını açıkladı. Geçen yıl 250 bin istihdam hedefi koyan Büyükekşi'nin belirttiği şirket başına 15 yeni eleman alımıyla 2011'de hedef 350 bin istihdam oluyor.

2011'de genel seçimlerin ihracatçı firmaların gündeminde yer almadığına da dikkat çeken Büyükekşi, ankete göre karlılık düzeylerinin olumlu şekilde gerçekleşeceği yönünde sonuçlar aldıklarını söyledi. Olumlu beklentilerin nedeninin ise dolar ve euronun son dönemde TL karşısındaki değer artışından olabileceğini aktaran Büyükekşi, ilk 500 firmada ortalamanın üzerinde bir üretim ve karlılık beklendiğini vurguladı. Ankete katılan firmaların yüzde 57.9'u Türkiye ekonomisinin daha iyi olacağı tahmininde bulunurken Avrupa ekonomisinin daha iyi olacağına ilişkin beklenti tahmini ise yüzde 18.2 oldu. Dünya ekonomisinin iyi olacağına ilişkin beklenti yüzde 30.4 olarak gerçekleşti.

AA




0 Yorum - Yorum Yaz

Şube toptan kaçak çıktı!

Şikayet üzerine ÇYDD Çanakkale Şubesi'nde inceleme yapan SGK uzmanları, burasının kayıt dışı olduğunu ve kaçak işçi çalıştırdığını tespit etti.
 

Fatih Akkaya'nın haberi...

Devletin denetim birimleri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nde (ÇYDD) yeni bir usulsüzlük tespit etti. Şikayet üzerine ÇYDD Çanakkale Şubesi'nde inceleme yapan Sosyal Güvenlik Kurumu uzmanları, şubenin toptan kaçak olduğunu tespit etti.

ÇYDD, daha önce de usulüz bağış toplama, yasalara aykırı evrak düzenleme, burs alma yetisi olmayan kişilere burs vererek bunları gider kalemi olarak gösterip vergiden kaçırma, üniversite öğrencilerini mezhepsel ve siyasi düşüncelerine göre fişleme hadiseleriyle gündeme gelmişti.

ŞUBE TOPTAN KAÇAK
Akit'ten Fatih Akkaya'nın ulaştığı Sosyal Güvenlik Kontrol Memurluğu Raporu'na göre, ÇYDD Çanakkale Şubesi işyeri olarak SGK'ya hiç bildirilmemiş. Burada çalışan kişiler sosyal güvenlik hakkından mahrum bırakılarak, SGK'ya bildirimleri yapılmamış. Dernek çalışanlarına ödenen ücretler gider olarak gösterilerek, devletten vergi ve sosyal güvenlik primi kaçırılmış.

ÇYDD Çanakkale Şubesi'nde yapılan denetimde 01.08.2009 – 31.10.2009 dönemini kapsayan kısa süreli bir incelemede dahi 11 kişinin sigortasız çalıştırıldığı, dolayısıyla devletin zarara uğratılarak, insanları bir anayasal hak olan sosyal güvenlik hakkından mahrum bıraktığı belirlendi.

DİĞER ŞUBELER DE Mİ BÖYLE?
Denetim elemanı raporunda kendilerinin, çalışanlarını Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirme gibi bir mecburiyetlerinin olmadığı savunması yapan ÇYDD Çanakkale Şubesi'nin bu tavrı aynı usulsüzlüğün diğer ÇYDD şubelerinde de olabileceği ihtimalini doğurdu. Ülke çapında 100'e yakın şubesi bulunan ÇYDD'nin tüm şubelerinde çalışan kişilerin yıllardır yasalara aykırı istihdam edildiği düşünülürse, devletin milyonlarca lira zarara uğratıldığı gerçeği ile yüzleşmek durumunda kalınacak.

İLK DEFA DENETLENMİŞ
Kayıt dışı istihdamla mücadeleyi en önemli düsturlardan biri gören, sanayici ve esnafı bu konuda sürekli denetime alan sorumlu kurumların, 1989 yılından beri faaliyette bulunan ÇYDD'yi ise bu güne kadar hiç denetlememesi ve bu usulsüzlüğün derneğin faaliyetlerine başlamasından 22 yıl sonra açığa çıkması dikkat çekti. Şimdi kamuoyunda tespit edilen bu usulsüzlük üzerine SGK'nın ÇYDD'nin diğer şubelerini de denetime alıp almayacağı; sosyal güvenlik hakkından mahrum bırakılan insanların haklarının savunulup savunulmayacağı ve Devletin uğradığı milyonlarca liralık zararın tazmin edilip edilmeyeceği sorularının cevabı aranıyor.

AKİT




0 Yorum - Yorum Yaz

Sigarayı bıraktıran kitap!

''Sigarayı Bırakmanın Kolay Yolu'' isimli kitabı ve seminerleriyle dünya çapında milyonlarca kişinin sigarayı bırakmasını sağladığı belirten Allen Carr yöntemi, sigarayı strese girmeden bırakmak isteyenlere klavuzluk ediyor.
 

30 yıl boyunca günde 3 paket sigara içen, pek çok kez ''irade''siyle sigarayı bırakmayı deneyen ancak, her seferinde başarısız olan Carr, bir gün sigarayı bırakarak daha mutlu bir yaşama başlamasının ''sırlarını'' kitabında paylaştı. Carr, sigara tiryakilere ''Bir kez bu kitabı okuyun, ne kaybedersiniz?'' sözleriyle seslendi.

Kitaptan derlenen bilgilere göre, Carr yöntemi, insanın gerçekte yaşamın doğal seyri içinde sevinç ve hüzünlerinde sigaraya ihtiyacı olmadığı üzerinde ısrarla duruyor.

Kitapta, tüm tiryakilerin sigarayı strese girmeden ve hayatlarına bir kez daha sigarayı sokmadan, bu zehirden kolaylıkla kurtulabilecekleri iddia ediliyor.

Carr, kitabı okumaya başlayanlara, ''bu kitabı bitirene kadar sigara içmeye devam edin'' sözleriyle tavsiyede bulunurken, tiryakilerin kitabı sonuna kadar okumadan sigarayı bırakmaya kalkışmamalarını öneriyor.

Carr, oluşturduğu yöntemin temeline ''sigara içmek bana ne veriyor?'', ''gerçekten zevk alıyor muyum?'', ''bu şeyleri yaşam boyunca ağzıma sokup kendimi zehirlemek ve bunun için bir servet harcamak zorunda mıyım?'' sorularını sorarak başlanması gerektiğini belirtiyor.

Kitabında tiryakilerin yaşamları boyunca sigaranın eksikliğini şiddetli bir şekilde duymaktan korktukları için strese girdiklerinden sigarayı bırakamadıklarından bahseden Carr, 'çok basit'' olarak anlattığı yöntemi uyguladıktan sonra tiryakilerin yıllarca neden sigara içtiğinin farkına varıp şaşıracaklarını öngörüyor.

-''İRADE YÖNTEMİ NEDEN BAŞARISIZ?''-

Toplumda yaygın şekilde uygulanan ancak hep başarısızlığa uğranan ''irade'' yöntemiyle sigarının bırakılmak istendiğinde, korkunç bir sigara özlemi nedeniyle strese girildiğini anlatan Carr, 'Sigarayı herkes bırakabilir. Ancak önce gerçekleri ortaya koymak gerekiyor'' sözleriyle iddiasını yineliyor.

Carr, sigaradan tat alınmasının da bağımlılıkla karıştırıldığını belirterek, şu görüşlerini ifade ediyor.

''Dezavantajlarını bilmemize rağmen bir çoğumuzun sigara içmeye devam etmesinin nedeni, sigarının bize gerçekten zevk verdiğine ya da bir şekilde yardımcı olduğuna inanmamızdır. Sigarayı bırakırsak bir boşluk doğacağını ve yaşamımızın belirli kesimlerinin bir daha eskisi gibi olmayacağını sanırız. Bu bir yanılgıdır. Gerçek, sigaranın bize hiç bir şey vermediğidir.

Nikotin, çok kısa süre içinde bağımlılık kazanılması açısından dünyanın en güçlü uyuşturucusu olarak bilinse de bağımlılık derecesi o denli güçlü değildir. Etkisini çok çabuk yarattığından yalnızca üç hafta gibi kısa süre içinde vücut nikotini atar ve nikotinin eksikliğini beden o kadar az duyar ki, birçok tiryaki farkında bile olmadan geçirir.''

Carr, sigaranın bırakılmaya karar verilmesinden sonra da ''mutlu bir sigara içmeyen'' olarak yapılması gerekenin çok basit olduğunu ve bunları herkesin kolayca yapabileceğini belirtiyor.

-KİMLER NE DEDİ?-

Kitapta görüşlerine yer verilen Oscar ödüllü aktör Anthony Hopkins, Allen Carr yöntemine ilişkin görüşlerini, ''Sigara içmek çok karmaşık bir labirentin içinde kaybolmak gibi. Ama Allen Carr, bu labirentin çıkışını gösteren planını bulmuş. Anında bağımlılığımdan kurtuldum ve özgürüm'' sözleriyle anlattı.

Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi Başkanı Prof. Dr. Manfred Neuberger ise, Allen Carr yönteminin kurumlar içerisinde sigara içme oranını etkileyici bir ölçüde düşüren tek yöntem olduğuna işaret ederek, ''Araştırmalarımız gösteriyor ki, yöntem kurumlarda çalışanların sağlık ve memnuniyet derecelerini oldukça olumlu yönde etkiliyor. Allen Carr, denediğimiz diğer yöntemlerden ciddi bir fark ile daha başarılı olmuştur'' şeklinde görüş bildirdi.

-BIRAKANLAR, BIRAKACAKLAR İÇİN NE DEDİ?

Kitabı okuyarak, sigarayı yaklaşık 6 ay önce bıraktığını belirten Mehmet K., ''Doğrusunu söylemek gerekirse, insanın öncelikle bırakabileceğine inanması gerekiyor. Sonrası çok daha kolay. Kitabı okuduktan sonra bırakmanın bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim. Kitapta bırakmanın eziyet değil, keyif olduğu vurgulanıyor. Kitap sayesinde sigarayı bırakarak keyif almayı öğrendim'' diye konuştu.

Bir süre önce kitabı okuduktan sonra sigarayı bırakan Cüneyt A. ise yaptığı açıklamada, Carr'ın her zaman söylenenlerden farklı bir açıyla konuya yaklaştığını söyledi.

Kitaba başlamadan önce nasıl bırakacağını defalarca düşündüğünü 20 yıldır günde en az bir, bazen iki paket sigara içtiğini anlatan Cüneyt A., ''Hesapladığım zaman 20 yılda günde bir paketten 7 bin 300 pakete yaklaşık 50 bin lira ödedim. Sağlık sorunlarım da cabasıydı. Kitabı, sigara içerek okudum ve yarısına gelmeden elimdeki sigaraya bakarak 'Bunu bir daha içmeyeceğim' dedikten sonra söndürdüm. O gün bugündür içmiyorum'' dedi.

AA




0 Yorum - Yorum Yaz

Türk zeytinyağı  Çin'de de boy gösteriyor

Türk zeytinyağı artık Çin'in büyük marketler zincirinde boy gösteriyor.
 

Büyüyen Çin pazarının ihtiyaçları doğrultusunda, özellikle gıda alanında bu ülkenin pazarında dev potansiyeli gören Türk ihracatçısı, Türk zeytin yağını Çin'e getirerek, ''pazarda biz de varız'' dedi. Başkent Pekin'deki dev marketler zincirlerinden Carrefour'daki raflarda boy gösteren Türk zeytinyağı, Çinli tüketicinin beğenisine sunuldu.

Çin'in bazı şehirlerinde, meyve suyu, bisküvi, makarna gibi bazı Türk gıda ürünleri satılırken, Şanghay ve Pekin'deki bazı çerez dükkanları zincirinde de Türk fındığı satışa sunulmuş bulunuyor. Ancak Çin'deki dev alışveriş marketler zincirlerinde bu ürünler yer bulamıyor. İşte bu alanda bir ilk gerçekleşti.

Çin'de her yıl daha da büyüyen Carrefour'a ilk giren ve tamamıyla Türk markalı ürün zeytinyağı oldu. Carrefour'a Türkiye'nin meşhur bir zeytinyağı markasını getirip, sürekli olarak satmaya başlayan işadamı Mehmet Terkivatan, diğer gıdaları da Çin pazarına getirmek istediğini ve bu alanda büyük potansiyel olduğuna dikkat çekerek, Türk ürünlerinin bu pazarda yer bulacağını söyledi.

Uzun yıllar Fransa'da yaşamış ve Çin'e son dönemde Türk ürünleri getiren Beijing Evertrust İthalat ve İhracat şirketinin Genel Müdürü Terkivatan, Cihan Haber Ajansı'na yaptığı açıklamada, Çin pazarının gerçekten zor bir pazar olduğunu belirtti. Kendisinin Türkiye'den Çin'e Türk malı getirmek için uzun zamandan beri uğraş verdiğini ifade eden Tarkivatan, Türkiye'den özellikle zeytinyağı getirirken karşılaştığı zorlukları ifade etti.

Türk üreticisinin Çin'e karşı güvensizliğinin ve ön yargısının zorluk oluşturduğunu söyleyen Terkivatan, ancak tüm sorunlara karşı yılmadan gösterdiği çaba neticesinde bir ilki gerçekleştirdiğini ve Carrefour'un Çin'de olduğu sürece Türk zeytinyağının da bu ülkede uzun süreli satılacağını aktardı.

ASYA PAZARLARINA AÇILINMAZSA, TÜRKİYE ZEYTİNYAĞI FAZLASI VERECEK

Çin pazarına Türk zeytinyağının satılmadığı takdirde, Ege ve Marmara bölgelerine çok miktarda ekilen zeytinlerden dolayı, önümüzdeki dönemde Türkiye'nin zeytinyağı fazlalığı vereceğine dikkat eken Terkivatan, tek çözümün ise Hindistan ve Çin gibi gelişen Asya pazarına açılmak olduğunu vurguladı.

Türk işadamı, Türkiye'de bu durumun gerekli birimler tarafından bilindiği halde, istenilen çalışmaların doğru olarak yapılmadığını ileri sürdü. Çin'e yönelik hedeflerini de anlatan Terkivatan, Çin'deki devlet şirketlerinden ve Çin Carrefour'larının çoğunun yüzde 51 hissesine sahip China Commerce Group for International Economic Cooperation ile yaptığı anlaşma doğrultusunda Carrefour'larda ilk aşamada Türk fıstığı, çerezlik fındık ve fındık yağı, meyve suyu ve bulgur satılacağını, sonraki aşamalarda da kaliteli ve sağlıklı Türk tekstil ürünlerini Çin'e getirmeyi planladığını belirtti.

İlk aşamada Pekin bölgesindeki 13 Carrefour'da satışa sunulan ve dağıtımı devam eden Türk zeytinyağı, diğer zeytinyağlarına göre pahalı satılıyor. Sebebini ise Terkivatan şöyle açıklıyor: Birincisi Türk zeytinyağı kaliteli. İkinci ise artık Türk markalarının prestijini ve imajını Çin pazarında göstermek istiyorum. Terkivatan, Türkiye'nin gelişimi ve değişimine büyük katkı yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın doğrudan kendisine bağlı, Çin ile ticari ilişkilere bakacak bir bakan ataması gerektiğini arzusunu dile getirdi. -

ÇİN, 2010'DA 40 BİN TON ZEYTİNYAĞI TÜKETTİ-

Tük Zeytinyağı, Çinli ithalatçılar tarafından dökme olarak alınıp, Çin'de paketlenerek değişik markalarda küçük miktarlarda dönem dönem satılıyor. Süreklilik olmaması ise markalaşmanın önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkıyor.
Türk menşeli zeytinyağı, Çinliler tarafından çok kaliteli bulunuyor ancak fiyatının pahalı geldiğini ifade ediyorlar. Çin pazarından daha fazla pay alabilmek için Zeytinyağı Tanıtım gurubu (ZTG), çalışmalarına 2010 yılında başladı.

Resmi rakamlara göre, Çin'in 2010 yılındaki zeytinyağı tüketimi 40 bin tonun üzerinde gerçekleşti. Bu rakamın 2015'te 100 bin tona ulaşması bekleniyor. Zeytinyağı ihtiyacını ağırlıklı olarak ithalatla karşılayan Çin'in 2010 yılındaki zeytinyağı ithalatı 22 ton yada 84 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Çin'e zeytinyağı satan başlıca ülkeleri ise İspanya, İtalya, Yunanistan, Türkiye ve Avustralya oluşturuyor. Türkiye'nin Çin'e zeytinyağı ihracatı 2008 yılında 2.3 milyon dolar, 2009'da 1.75 milyon dolar, 2010'da ise 1.27 milyon dolar oldu. Ancak bu ülkeye gayri resmi yollardan giren zeytinyağlarından dolayı, resmi rakamların en az 3 katı olduğu iddia ediliyor 

CİHAN




0 Yorum - Yorum Yaz

Şeker hastalarına yeni umut!

Vücutta şekerin düzenlenmesinde rol oynayan bir hormonun etkisiz hale getirilmesi, şeker hastalığının belirtilerinin ortadan kalkmasını sağladı.
 

Teksas Üniversitesi'nden bilimadamları, fareler üzerinde yaptıkları araştırmada, pankreasın salgıladığı glükagon hormonunun etkisini ortadan kaldırdı ve insülin yokluğunun tip 1 diyabete neden olmadığını gördü.

"Diyabet" dergisinin gelecek ay yayımlanacak sayısında yer alan araştırmada, Dr. Roger Unger ve ekibi, "Hepimiz insülinin çok güçlü bir hormon olduğu ve onsuz yaşamın olamayacağı fikriyle yetiştirildik, ancak burada durum farklı" dedi.

Glükagon alıcıları ve insülin üreten hücrelerden yoksun bırakılan genleri değiştirilmiş farelerin, tip 1 diyabete yakalanmadığını belirten Unger, bu sonuçların, vücutta glükagon bulunmadığında ensüline ihtiyaç duyulmadığını gösterdiğini vurguladı.

Bilimadamları, gelecekte, insanlardaki glükagonun etkisini de durdurarak insülin iğnelerini azaltmayı hatta tamamen ortadan kaldırmayı umut ediyor.

AA




0 Yorum - Yorum Yaz

''Namaz kılmamanın mazereti olmaz''

Antalya'nın Korkuteli ilçesinde "Aile ve Namaz" konulu konferansta konuşan gazeteci yazar Cemil Tokpınar, namaz kılmamak için bir mazeretin olmadığını belirterek "Namaz savaşta da olsa terk edilmez" dedi.
 

Sadakat Kültür Eğitim Derneği ve Nur Pastaneleri'nin sponsorluğunda düzenlenen programa Korkuteli halkı büyük ilgi gösterdi. Korkuteli Papir Düğün Salonu'nda gerçekleştirilen programa katılan konuşmacı gazeteci yazar Cemil Tokpınar, namaz kılmamanın mazeretinin olamayacağını ifade etti ve ekledi: "Namaz savaşta da olsa terk edilmez.

Peygamberimizi (SAS) ve sahabe efendilerimizi seviyorsak, onlara komşu olmak istiyorsak onların yaşadığı gibi yaşamalıyız. Ülkemizde yapılan anketler sonucu, halkın yüzde 70'inin beş vakit namaz kılmadığının yüzde otuzunun ise namazlarını huşu içinde kılmadığını belirten Tokpınar, "Günde kırk kere okuduğumuz Fatiha Suresi`nin anlamını bilmiyoruz. Namaz müminin miracı ve insanın, kendisini yaratan rabbine kulluğunun bir gereğidir."

Namazsız bir imanın sağlam olamayacağını ve namazın kulun aciz ve biçare olduğunu, günde beş defa haykırması olduğunu kaydeden Tokpınar, Peygamberimizin (SAS) savaşlarda bile cemaatle namaz kıldığını hatırlatarak, Hastayım, vaktim yok, işlerim çok sıkışık gibi bahanelerle namaz terk edilmez. Namaz dinin direğidir; namaz kılmayan dininin direğini yıkmış olur. Savaşların en kritik anında Allah Resulü (SAS) ve sahabe efendilerimiz namazı terk etmemişlerdir." şeklinde konuştu.

Konferans bitiminde gazeteci yazar Cemil Tokpınar, okurları ile buluşarak, Sabah Namazına Nasıl Kalkılır?, Ömür Boyu Aşk 1-2, Peygamberimizin Diliyle Gençlik, Gençlik ve Aşk, Namaz Kahramanları, Risale-i Nur`u Okuma ve Anlama Teknikleri isimli kitaplarını imzaladı.

CİHAN




0 Yorum - Yorum Yaz

Kaybolan bir İslam ümmeti: İdil Ural Türkleri

Rus işgalinden kaçarak Japonya ve Kore'ye yerleşen İdil-Ural Türkleri'nin Uzakdoğu'daki var oluş mücadelesi ve yaptıkları İslami çalışmalar yürekleri burkuyor. Uzun yıllar boyunca Tokyo ve Seul'de Müslüman mahalleleri kurarak cemaat halinde yaşayan Müslümanlar, okullar, camiler ve matbaalar da kurmuşlar. İdil-Ural Türklerinin Uzakdoğu'da yaşadıkları ise günümüzde pek bilinmiyor.  
 

Rus işgaliyle birlikte daha Doğu'ya doğru göç etmek zorunda kalan İdil-Ural Türkleri'nin Uzakdoğu'daki var oluş mücadelesi yürek burkuyor. Göç ettikleri topraklarda “Mahalle-i İslamiye”ler kurarak gurbette birbirlerine sımsıkı sarılan İdil-Ural Türkleri okullar, camiler ve matbaalar kurmuşlar; kültürel faaliyetlerde bulunarak bir varoluş mücadelesi ortaya koymuşlar. Uzakdoğu'daki Tatar Türklerinin hikayesi ülkemizde pek bilinmemekle birlikte, o devir üzerine pek fazla araştırma da yapılmıyor. İdil-Ural Türklerinin ana yurtlarından dünyanın çeşitli bölgelerine göçleri ve özellikle Japonya'daki varoluş mücadeleleri Yedikıta Dergisinin son sayısında Ekrem Saltık tarafından ele alındı. İşte bütün detayları ile ele alınan Uzakdoğu'daki Tatarların bitmeyen mücadeleleri:

UZAKDOĞU'DA BİTEN HAYATLAR...

Rus devriminin ardından uzun süredir Rus işgali altındaki Asya topraklarında yaşayan İdil-Ural Türkleri Uzakdoğu'ya göç etmişlerdir. 1919'dan sonra da Japonya'ya özellikle de Yokohama, Tokyo, Nagoya ve Kobe'ye taşınan ve 19. yüzyıldan itibaren Tatar aydınlar tarafından temsil edilen İdil Ural Türkleri gittikleri yerlerde okullar, camiler ve matbaalar kurmuşlar; kültürel faaliyetlerde bulunarak bir varoluş mücadelesi ortaya koymuşlardır. Tokyo'nun Fuchu semtinde bulunan Türk-Tatar mezarlığındaki mezar taşları; Seul Belediyesi'nin arka sokağındaki binaların ketumluğu, Türklerin Uzakdoğu'daki geçmişlerinin bilinmeyen sayfalarını mırıldanıyor. “Hayatı nerde başladı, ömrü nerde bitti!” cümlesinden koparak yayılan hüzün, Türklerin başladığı yerden çok uzaklarda, Uzakdoğu'da biten yaşanmışlıklarını anlatan sayfaları açıyor.

ORTA ASYA'DAN UZAKDOĞU'YA GÖÇ ETTİLER

Türklerin Uzakdoğu'daki geçmişleri güvertesinde Halife-i Müslimin Sultan İkinci Abdülhamid'in Güney Asya halklarına gönderdiği selamı dalgalandıran Ertuğrul gemisinin Japonya'ya ulaştığı 1889 yılı ya da Güney Kore'de dünya güçlerinin siyasi hesapları uğruna savaşan Türk askerlerinin Pusan limanından ülkeye ayak bastıkları 1950 yılı ile sınırlı zannedilir. Oysa Türklerin, Uzakdoğu'yla ilk münasebetleri 13. yüzyılda Japonya'yı istila etmek isteyen Moğol ordularının saflarında bulunan Türklerin Japonya'ya gelişleri sırasındaydı. Moğolların Japonya siyasetinden vazgeçerek Çin'e yönelmesiyle Japonya'daki Türk varlığının ortaya çıkışı 19. yüzyıla kadar ertelenmiş olsa da Moğol hakimiyetine giren Kore'deki Türk varlığı 200 yıl sürmüş, Moğolların ardından bölgede kalan Türk soyları zamanla Korelileşmişti. Türklerin asırlar sonra ikinci defa Uzakdoğu'ya gelişleri ilk önce Ertuğrul gemisinin Yokohama limanına demirlemesiyle gerçekleşecek, ardından Rusya sömürgesi altında yaşayan Orta Asya Türkleri de kalabalık gruplar halinde Uzakdoğu'ya göç etmeye başlayacaklardı. Uzakdoğu'nun birçok ülkesine yerleşen Türklerin Mançurya, Kore ve Japonya gibi ülkelerdeki varlıkları bu defa uzun sürmemiş, bölgedeki siyasi çekişmeler yüzünden dünyanın farklı ülkelerine dağılmışlardı.

KORE VE JAPONYA'YA YERLEŞTİLER

Bolşevik ihtilali Rus sömürgesindeki Müslüman Türk halkları için fevkalade kötü sonuçlar doğurmuştu. Bolşeviklere karşı savaşan ve topraklarından edilen Türk-Tatarlar, Japonya'nın kontrolündeki Mançurya ve dünyanın çeşitli yerlerine göç etmek zorunda kalacaktı. 1920'li yılların başında özellikle Rusya'dan başlayarak Çin'e kadar uzanan bölgedeki liman şehirlerinde binlerce Türk-Tatar ailesi yerleşmiş durumdaydı. Uzakdoğu'daki Türk-Tatar topluluğunun öncüleri olan bu ilk kafileler, Doğu Çin Demiryolu İnşaatı için Mançurya bölgesine gelen işçi ve teknisyenlerden oluşuyordu. 1920'li yıllara gelindiğinde Japon Hükümeti, Mançurya'da bulunan Tatarların Japonya'nın sömürgesi olan Kore'ye yerleşmelerine izin veriyordu. Japon hükümetinin kararı üzerine Mançurya'dan gelen 600 kişilik bir Türk-Tatar topluluğu Japonya'ya iltica ederken 200 kişilik bir başka grup da Kore'ye yerleşecekti.

ESİR DÜŞEN OSMANLI ASKERLERİ DE BURAYA YERLEŞTİ

Birinci Dünya Savaşı sırasında zorla Rus ordusuna alınan ya da esir düşerek sürgüne gönderilen bazı Osmanlı askerlerinin de Sibirya'daki esaretten kurtulduktan sonra Mançurya üzerinden Kore'nin kuzeyindeki Pyongyang, Siniyju, Konan ve diğer şehirlerine yerleştikleri sanılmaktadır.

Sonraki dönemlerde Japonya ve Mançurya'da yaşayan birçok Türk-Tatar ailesi de Kore'ye gelerek ülkenin çeşitli yerlerine yerleşeceklerdi. 1926 yılının Ramazan Bayramı namazı sonrasında Seul'de açılan “Seul Dinî ve Milli Müslüman Cemiyeti”, Müslümanların dinî ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için kurulmuştu. Seul, Taegu ve Pusan şehirlerinde de Mahalle-i İslamiye toplulukları oluşturulmuştu. Seul Mahalle-i İslamiye cemaatinin çabaları ve Uzakdoğu Türk-Tatarlarının desteğiyle günümüzde yerinde yüksek binalar inşa edilmiş olan iki katlı bir bina, Türk-Tatar cemaatinin Seul'deki toplantı merkezi haline getirilmişti.

TİCARETLE UĞRAŞTILAR VE ZENGİNLEŞTİLER

Japonların da yaygın bir şekilde ticaretle uğraştığı Kore şehirlerinde yerli halkın pazarlık alışkanlığına rağmen pazarlığa yanaşmayan Japon tüccarların aksine Türk-Tatarlar az bir kar karşılığında -pazarlıkla- satış yaptıkları için yerli halkın Türk-Tatar mallarına rağbet etmesini sağlamışlardı. Türklerin, Kore şehirlerinde, 69 dükkanı olduğu sanılmaktadır.  Resmî rakamlara göre 1930'lu yıllardaki sayıları 70 civarında kaydedilen, ancak bu sayının 200-300 dolaylarında olduğu tahmin edilen, Türk-Tatarlarına ait dükkanlar, çoğu zaman -Baykal, Altay, Nur, Kama, Kazan gibi- dükkan sahibinin adını taşırdı. 1940'lı yıllara gelindiğinde bağımsızlığını yeniden kazanan Kore'nin siyasi ve sosyal hayatında değişiklikler yaşanmış, Türk-Tatar halkı dışlanmaya başlamıştı.  1950'li yıllara gelindiğinde ise Türk-Tatarlar giderek tehdide dönüşen gerginlik sebebiyle başta Türkiye olmak üzere ABD, Kanada ve Avustralya'ya göç etmiş durumdaydı.

MATBAA KURUP, KUR'AN BASTIRDILAR

Kore'deki Müslüman çocuklarının altı yıllık eğitimleri boyunca ihtiyaç duydukları ders kitapları, 1931 yılında Kurbanali tarafından Tokyo'da kurulan Matbaa-i İslamiye'den temin ediliyordu. “Seul Türk Müslüman Cemiyeti”yle “Tokyo Türk Müslüman Cemiyeti” arasındaki dayanışmanın bir sonucu olarak Matbaa-i İslamiye'de Kur'an-ı Kerîm ve Kur'an tefsirlerinin de basılması sağlanmış, ilki Arapça yapılan bu baskıdan bütün Uzakdoğu Türk Tatarları ve Müslümanlarına gönderilmişti. Seul'un dış mahallelerinde bulunan boş bir araziyi mezarlık haline getiren Müslümanlar, diğer Kore şehirlerindeki cenazelerinin de buraya gömülmesini sağlamışlardı. Kurulduğu yıllarda Seul dışında kalan Kore Türk-Tatar mezarlığı geçen yarım asrı aşkın sürede büyüyen şehirdeki yüksek binaların ve uğultulu otobanların arasında kaybolacaktı.

Mekteb-i İslamiye'yi inşa ettiler

Türk-Tatarların 1921'den itibaren buluşma yeri olarak kullandıkları Tokyo Oteli'nde, özellikle dinî gün ve bayramlarda toplantılar yapılıyor, otelin salonlarında Cuma namazları kılınıyordu. Bir süre sonra Tokyo'daki az sayıda Müslüman ailenin yaşadığı Shibuya semtinde birbirlerine yakın evler kiralayan Türk-Tatarlar, zamanla bu semtte baskın duruma geleceklerdi. Tokyo'da kurulan Mahalle-i İslamiye Cemiyeti, Türk-Tatar topluluğunun toplantı ve ibadetlerini yapabilmeleri için 1931 yılında Mekteb-i İslamiye'yi inşa ettirmişti. Sadece bir ibadethane olmayan Mekteb-i İslamiye'de eğitim-öğretim de yapılıyor, Japonya'daki Türk-Tatarların ihtiyaç duyduğu kitaplar, giriş katındaki küçük matbaada basılıyordu. Matbaa-i İslamiye'nin eski harf kalıpları, harf inkılabı yapılan Türkiye'deki bir gazeteden satın alınmış ve Uzakdoğu'daki basın faaliyetleri Arap harfleriyle yapılmıştı. Matbaa-i İslamiye'de Japon Muhbiri adında aylık bir mecmua basılmaktaydı. Çeşitli programlar da düzenlenen Mekteb-i İslamiye'de, Türkçe, Tatarca, İngilizce ve Rusça eğitim alan çocuklar ilkokul müfredatındaki dersleri Japonca okumaktaydılar.

Çeşitli şehirlerde büyük camiler yaptılar

Uzakdoğu'daki Türk-Tatarlar Tokyo'da büyük bir cami yaptırmış olmalarından evvel ilk olarak 1924'te Mançurya'da Minyıl Mescidi'ni inşa etmişler ve ardından Japonya'nın Kobe ve Nagoya gibi şehirlerinde de camiler inşa etmişlerdi. Nagoya Camii sonradan yıkılmış olduğu için yerinde aynı isimle sonradan yaptırılan bir cami inşa edilecekse de, Kobe Camii günümüze kadar ayakta kalmayı başaracaktı. 1935 yılında hizmete açılan ve inşaatı için Hint Müslümanlarının da maddi destek verdiği Kobe Camii, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki hava saldırıları ve sonraki deprem felaketlerinde yerle bir olan Kobe'de ayakta kalmayı başaran nadir yapılardan biriydi. Geleneksel Türk motifleri taşıyan caminin bodrumları 1939 yılında Japon Deniz Kuvvetleri tarafından depo olarak kullanılmıştı. Japonya'nın diğer şehirlerinde yaşanan bu gelişmelerin parantezinde Tokyo Camii'nin Ekim 1937'deki temel atma merasiminde hazır bulunan Türk-Tatarların her biri, temele koyulan tuğlalara adlarını kazıyarak toprağa gömmüşlerdi. Yapımı kısa sürede bitirilen Tokyo Camii'nin açılışı 12 Mayıs 1938 tarihinde gerçekleşmişti. İkinci Dünya Savaşı'ndaki hava saldırılarında fazla hasar görmeyen Tokyo Camii, 1950'lere kadar Japonya'daki Müslümanların buluşma noktası olmaya devam etmişti. 1950'li yıllardan itibaren başta Türkiye, Amerika ve Avustralya olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine göç eden Türk-Tatarların ardından Japonya'daki hatıraları kendi hallerine terk edildi.

TÜRKİYE, TOKYO CAMİİ'Nİ YENİDEN İNŞA ETTİ

Türkiye'ye hibe edilen ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Tokyo Camii, 1983 yılında ibadete kapatılmış, yenisinin inşa edilebilmesi için Şubat 1986'da yıkılmasına karar verilmişti. İlk yapıldığı yerde, Türk mimarisine uygun ve önceki camiden kalan hatıraların sergilenebildiği bir yapıda Türkiye'nin öncülüğünde inşa edilen Tokyo Camii, 2000 yılı Haziran ayında yeniden ibadete açılmıştı.

Mustafa R. Özgür / Akit




0 Yorum - Yorum Yaz

Sadıkoğlu'ndan çarpıcı açıklamalar

Fehmi Koru'nun ABD Büyükelçisi Edelman'la 1 Mert tezkeresi için yazar pazarlığı yaptığı iddiası çok tartışıldı. O dönem Yeni Şafak'ın başında olan Selahattin Sadıkoğlu, dönemin ABD Büyükelçisi Edelman ile görüştüğünü, gördüğü baskıyı anlatırken, şok itiraflarda bulundu.
 

Sadıkoğlu, Amerika'nın uyarıları sonucunda Yeni Şafak yazarlarının yazılarında sansür uyguladıklarını hatta aynı sebeple Hüsnü Mahalli'nin yazılarına son verildiğini açıkladı. 

Sadıkoğlu “İbrahim Karagül'ü defalarca uyardım. Fehmi Koru, Taha Kıvanç'ı uyardım. O da çok sert yazılar yazıyordu. “Aman ağabey biraz daha dikkat etmekte fayda var” dedim. Hüsnü Mahalli'nin, Mustafa İslamoğlu'nun yazılarına müdahale ettim. Evet, sansür uyguladım. Hüsnü Mahalli'nin ayrılmasına ben sebep oldum” dedi.

Nursel Tozkoporan'ın röportajı

Yıl 1994… Tıfıl bir televizyoncu olarak iş başvurusunda bulundum.

Öğrendim ki haber merkezinde elemana ihtiyaç var. Haberin başında da Selahattin Sadıkoğlu...

Birkaç soru sordu bana. Tam da sınavı geçtiğimi düşünürken bir soru daha geldi.”Montaj biliyor musun” dedi.”Hayır” cevabımla çok önemli bir cümle söyledi… Belki de mesleki ilk dersimi almış oldum.”Bize bu işi bütünüyle yapacak elemana ihtiyaç var” dedi. O zaman boynum bükülmüştü belki ama 17 yıldır dik. Çünkü televizyonculuğun sadece bir bölümünde değil, bütün alanlarında bulundum. İşimi bir bütün olarak yapmayı öğrendim. Başarımın ilk basamağında Selahattin Ağabeyin çok önemli bir yeri var.

Selahattin Sadıkoğlu ile sohbet ayrı güzeldir. Uzun yıllar medyanın içinde üstelik birçok safında olduğu için anlatacağı çok şeyler vardır.

Bu sohbetimiz de öyle oldu. Türk medyasının dününü bugününü konuştuk.

Ak Parti iktidarının medya üzerinde etkisi var mı?
Türk Medyası nereye gidiyor?
Merkez medya etkisini neden kaybetti? Sorularına cevap aradık.
ABD Büyükelçisi Edelman ile olan görüşmeleri,
1 Mart Tezkeresinin tartışıldığı dönem ve iş dünyasından, siyasilerden aldığı uyarılar,
Baskılar sonucunda işine son verdiği gazeteci ve sansürlediği yazarlar…

Hepsini ve detaylarını bu sohbette bulacaksınız…

TÜRK MEDYASI UMUT VERMİYOR

Türk medyasının fotoğrafını çekseniz nasıl bir resimle karşılaşırsınız?
Net değil, fulü bir resim.Türk medyasının şu andaki görüntüsü gelecek için bir umut vermiyor. Gazetecilik hayatım boyunca bu denli dengesiz bir yayın çizgisiyle karşılaşmadım. Türkiye'de her görüşün organları olduğu gibi, karşıtı da görülmüştür. Ancak muhalefet veya desteklemede de bir seviye vardı.

Seviyeden kastınız nedir?
Çok partili hayatta dikkat çeken iki yayın organı vardı. Ulus Gazetesi CHP'nin, Son Havadis'te Adalet Partisi'nin sözcüsü idi. O tarihlerde Çetin Altan, İlhami Soysal ve Altan Öymen'in yazdığı Akşam Gazetesi de en muhalif gazete olarak dikkat çekmiştir. Birçok sol dergi dışında diğer gazeteler dengeli bir politika izlediler. Burada Günaydın Gazetesi'nin Demirel ailesine yönelik yayınlarını da not etmekte yarar vardır. O yayınlarda hasmane bir izlenim uyandırdı.

TERCÜMAN SAĞIN SİLAHŞÖRÜYDÜ
Abdi İpekçi'nin Milliyet Gazetesi sol içerikli bir gazeteydi ama zaman zaman dengeli bir politika izliyordu. O dönemde Adalet Partisi'nin yanında yer alan Tercümen Gazetesi vardı bir de. Milliyetçi, muhafazakar kesimin en çok okuduğu gazeteydi. Tercüman Gazetesi bir nevi sağın silahşoruydu. Başka küçük gazeteler de vardı ama etkin değillerdi. Tiraj ve etkinlik açısından Tercüman çok önemli bir gazeteydi.

HÜRRİYET GAZETESİ SON YILLARDA ESKİ ETKİNLİĞİNİ KAYBETTİ

O dönemlerde de gazeteciler köşelerinden kavga ederler miydi?
İnanın o dönem yayıncılık daha seviyeliydi. Yine yazarlar köşelerinden tartışırlardı kavga ederlerdi ama bir seviye vardı. Bugün seviye yok demiyorum ama aynı kulvarda ve aynı inanç çizgisinde olanların dahi birbirine girdiği bir medya ortamındayız. Geçmişte daha çok karşıt fikirlerin, düşüncelerin ve inançların çatıştığı bir dönemden geliyoruz.

Bugünkü gibi bir linç kampanyası yoktu anladığım kadarıyla…
Linç kampanyası olup olmadığını hatırlamıyorum. O dönemde zaten sağ - sol vardı. Liberaller fazla suya sabuna dokunmayan bir kesimdi. Sağın kalesi Tercüman'ın yanında, solun da Cumhuriyet Gazetesi vardı, hala da var. Cumhuriyet; Türkiye'nin çizgisini değiştirmeyen tek gazetesidir. Belli bir tirajı tutturmuştur belli bir kesimin sesi olmuştur. Merkez medyaya baktığımızda en etkin gazetelerden biri Hürriyet Gazetesiydi. Ama bana göre son yıllarda o eski etkinliğini kaybetti. Çünkü taraf oldu. 28 Şubat'a taraf, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesinde taraf, 27 Nisan E-Muhtırası'nda taraf, 367 rezaletinde taraf, Ak Parti'nin kapatılma davasında taraf olan bir gazete. Böyle olunca da eski havasını, popülaritesini ve etkinliğini kaybetti bana göre.1 milyon olan tirajı sonra hep 400 – 500 bin civarında kaldı. Ama Türkiye'de kar eden tek gazetedir.

GAZETECİ KÖKENLİ PATRONLAR ORTADAN KAYBOLUNCA RESİM FULÜLAŞMAYA BAŞLADI

Peki, neden Hürriyet Gazetesi taraf oldu? Türk medyası niye bu hale geldi?
Hürriyet'e devlet gazetesi damgası vuruldu. Doğru ya da yanlış bu damgayı yiyen gazetenin patronu ve yönetim kadrosu kendilerini devletin en güçlü bir kurumu olarak gördüler ve müesses nizamım koruyucu ve kollayıcı rolünü üslenince olanlar oldu. Türk medyasının bu hale gelişinin en önemli sebebi gazeteci kökenli patronlar ortadan kaybolunca resim fulülaşmaya başladı. Sanayiciler, müteahhitler ve bankacılar patron oldu.

PATRON ÇIKARLARI İÇİN YAYINLAR ÖN PLANA ÇIKMAYA BAŞLADI

Tabii ki; siyasi kadrolarla içli-dışlı olup ihale kapma ve devlet olanaklarını çıkarlarına kullanma dönemiyle birlikte editoryal bağımsızlık kendiliğinden zayıflamaya ve patron çıkarları doğrultusunda yayınlar ön plana çıkmaya başladı. Bu olunca da medya da gerileme dönemine girildi. Artık her şey patronların dediği gibi olmaya başladı.

Bu resmin netleşeceğinden umutlu musunuz? Türk medyası nereye gidiyor?
Böyle gitmez tabii ama Türk medyasında mutlaka bir rötuş gerekiyor. Her yayın kurumu öncelikle özeleştiri yapmak zorundadır. Gelişen teknoloji ve internet çağına ayak uyduracak atılımlar gerçekleştirmek zorunda. Benim gazetem neden satmıyor ya da televizyonum neden izlenmiyor, nasıl yeniden kuvvetlerin içinde yer alabilirim soruların cevabı bu öz eleştiride bulmak lazım.

Gazeteler arasında bir kamplaşma var dolayısıyla gazeteciler arasında da bir çeteleşme oluştu. Maalesef birbirleriyle savaşmaya başladılar… Bu duruma ne diyorsunuz?
Buna çeteleşme diyorlar ama ben pek doğru bulmuyorum. Eskiden de vardı. Evet, çetelerden söz edeceksek 27 Mayıs'ta Yassı Ada'da yalan şahitlik yapan gazeteciler çetesinde ve 1974'te gazeteciler cemiyetini ziyarete gelen dönemin başbakanı Sayın Ecevit'i sloganlarla karşılayan amigo gazetecileri ve 12 Eylül darbe lideri Kenan Evren'in elini öpen gazetecileri de anımsamak gerekmez mi? Çete ise alın size çeteler. Hiçbir meslektaşımız geçmişi irdelemiyor, araştırmıyor, sorgulamıyor. Gazetelerin yazı işleri o dönemde hangi siyasi kadroların tasallutu altında idi. Kaç muhafazakar eleman vardı: Geçelim bunları.

TÜRK MEDYASININ PİMİ 28 ŞUBATTA ÇEKİLDİ

Bence Türk medyasının pimi 28 Şubat'ta çekildi. Herkesin kafası allak bullak oldu, talimatlarla haber yazdırıldı. Yazarlar, andıçlandı, işlerinden oldular. Hem de bir telefon talimatıyla. Ben de bunlardan biriyim, talimatla işten atıldım. Bütün bunlar 28 Şubat'ın ürünüdür. Türk medyası bugün çeteleşmişse, etkinliğini kaybetmişse ve seviye düşüklüğü varsa bunun temeli 28 Şubat'ta atılmıştır. O günkü zihniyete teslim olanlar maalesef medyayı da teslim ettiler. Medya 28 Şubat'a direnip demokratik tavrını ortaya koyamamıştır. Hiç bir dönemde başbakanların, iş adamlarının talimatıyla gazetecilerin atıldığı görülmemiştir. Eskiden talimatla atılsa bile dile getirilmezdi. Ama 28 Şubat'ta açık açık; “işten atacaksın” dediler. “Şu yazar susturulacak” denilmiştir ve susturulmuştur. O zihniyet nasıl can çekişiyorsa, o zihniyete kapılan Türk medyası da bana göre bugün can çekişiyor.

AK Parti iktidarı medyayı nasıl etkiledi?
Ak partiyi okuyamayanlar ve yönetimini tanıyamayanlar sıkıntı yaşamışlardır. Bu bir realitedir. Tayyip Erdoğan'a “Köy muhtarı bile olamaz” diyen bu medya değil mi? Böyle manşet atanlar Tayyip Erdoğan'ın başbakan olmasını bir türlü hazmedemedi. O kadroların iktidara gelmesini de kabullenemedi. Sıkıntının ana kaynağı bu. Hazmedemezseniz kafanız allak bullak olur. Sonra da yanlışlıklar yapmaya başlarsınız. “411 el kaosa kalktı” gibi manşetler kafa karışıklığının tezahürüdür.

PATRONLAR FIRSAT GÖRDÜLER

Başbakan Erdoğan'ın medya üzerinde etkinliği var mı sizce? Mesela Doğan Grubu'ndaki bazı gazetecilerin işten ayrılma sebebi olarak Başbakan gösterildi…
Sözünü ettiğiniz yazarların işlerinden olması hoş değil. Ancak, Çölaşan'ın ayrılması olayına farklı bakmak lazım. Benim tanıdığım başbakan Erdoğan çıkıp Aydın Doğan'a; “Bu adamı işten atın” diyen biri değildir. Başbakan Erdoğan böyle bir şeye tevessül ve tenezzül bile etmez. Ama eleştirir. “Doğru yazın” diyor. Aleyhinde atılan seviyesiz “ manşetleri yanlıştır” diye eleştiriyor. Bu da bir başbakanın en tabii hakkıdır. Bunlar siyasi kadrolara çok ağır darbeler indirmeye kalktılar. Bence patronlar bunu bir fırsat olarak gördüler. Ve istemediklerinden kurtulmak için işlerine son verdiler. Aydın Doğan'a “28 Şubat'ta Necmettin Erbakan iki memur gönderdi. Ben de açık açık düğmeye bastım” diyor. Bir yerde bir yanlışlık, hukuksuzluk varsa devletin memuru görevini yapmayacak mı?

YENİ ŞAFAK ABD DÜŞMANLIĞINI KÖRÜKLÜYOR İDDİASI

1 Mart tezkeresinin konuşulduğu döneme geri dönmek istiyorum. O dönemin tek tanığı sizsiniz. Eski Amerika Büyükelçisi Eric Edelman'dan baskı gördünüz mü?
Gördük tabii. Görmedik dersek yalan söylemiş oluruz. Ziyaretime geldi iki saat odamda görüştük. Daha önce danışmanları geliyordu, sık sık onlarla görüşüyorduk. Başkonsolos iki defa beni ofisine ve iftara davet etmişti. Bir gazete yöneticisi olarak çağırıyorlardı. O iftarlarda başka gazete yöneticileri de vardı. Ama o zaman çok kritik bir dönemdi. 1 Mart tezkeresiyle başlayan bir süreçtir. O süreci çok iyi irdelemek lazım. O süreci Mehmet Ocaktan, Yusuf Ziya Cömert, Fehmi Koru, Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Atalay ve diğer arkadaşlarla birebir yaşadık. Bunlarla biz kader biriliği yapmıştık. İbrahim Karagül ve bütün yazarlar vardı. Sanırım 1 Mart tezkeresinin ikinci günüydü. Ekranlarda bir tartışma oldu ve Yeni Şafak Gazetesi'nin yazarlarının baskılarıyla tezkerenin çıkmadığı söylendi. Bunu bana Edelman da söyledi. “Sizin yazarlarınız çok etkinler ve onların etkisiyle 1 Mart tezkeresi çıkmadı” diye bir ima da bulundu. Yeni Şafak iktidarın sözcüsü, orada çıkan her haber çok önemli, çizgisi Türk – Amerikan ilişkilerini çok etkiliyor, Yeni Şafak'ın yayınları Türkiye'deki Amerika düşmanlığını körüklüyor gibi iddialar vardı. Bunu bana zaten hep söylüyorlardı.

Edelman ile görüşmenizde neler konuştunuz?
Daha çok ben konuştum. Ortadoğu'yu anlatıp örnekler verdim. “Siz Irak'ı işgal ettiniz” dedim. O bölgede uzun yıllar muhabirlik yaptığımı söyledim ve deneyimlerimi anlattım. O ara bizim yayınlarımızdan duydukları memnuniyetsizliği ifade etti.

Sadece ikiniz mi vardınız bu görüşmede?
Ben, Edelman, danışmanı ve bir de tercüman vardı. Daha önce diplomatlar geldiği zaman ben bizim arkadaşları da çağırırdım. Sağdan, soldan, iş dünyasından çok baskı görüyordum. “Aman Amerika ile iyi geçinin!” diye sık sık mesajlar geliyordu. O dönemde siyasi kadrolardan da mesajlar alıyordum. Edelman benimle tek başına daha rahat konuşacağını düşündüm. Tek başıma odamda oturduk. Sadece onun yanında danışmanı ve tercümanı vardı.

HABERLERİMİZİN ARKASINDAYIZ

“Memnuniyetsizliklerini ifade ettiler” dediniz. Sizin cevabınız ne oldu?
Haberlerimizin yanlış olduğunu söylediler. Kaynakların ne olduğunu sordular. Kaynakların yalan olduğunu anlattılar. Ben de kaynaklarımızın doğru olduğunu söyledim. “Haberlerimizin arkasındayız. Bu konuda hiçbir endişem, tereddüdüm yoktur. Eğer bir endişem olsaydı yayınlamazdım “ dedim. Arap dünyasında, Ortadoğu ve Irak'ta birçok dostlarımızın, tanıdıklarımızın olduğunu söyledim. “Bu haberleri bize e-mail atıyorlar” dedim. O sırada posta yoluyla bana bir kaç tane fotoğraf gelmişti. Zarfın içinde 3 tane fotoğraf vardı. Onlara gösterdim ve işte “Bu bir kaynaktır” dedim.

Fotoğraflarda ne vardı?
Amerikan askerlerinin yaptığı işkenceler vardı. Bir kadının kafasına silah dayamışlardı. Kendisine; “işte bu işkence değil mi?” diye sordum.

Edelman fotoğrafları görünce tepkisi ne oldu?
Fotomontaj olduğunu söyledi. Kabullenmedi ve öyle kaldı.

Edelman ile görüşmenizde gazetenizin yazarlarından herhangi birinin ismini zikretti mi?
O konuşmada hiç bir yazarımızın adı geçmedi. “Genel olarak yazarlarınız ve gazeteniz” dedi. Görüşmede daha çok ben konuştum. En sonunda ayağa kalktı ve “Dersimi aldım gidiyorum” dedi. Son sözü bu oldu. Ben de kapıya kadar gidip onu yolcu ettim. Sonra tesadüfen Ankara'da karşılaştık. Edelman ile bir görüşmem daha oldu. Yanında çok iyi Türkçe bilen ve ticari bir ateşe olduğunu söyleyen bir Amerikalı vardı. Amerikalı bana; “Sayın Edelman sizden çok şikayetçi” dedi. Ben görüştüğümü ve şikayetinin olmadığı söyledim. O da hala devam ettiğini ve şikayetçi olduklarını ifade etti. Neticede siz bir yöneticisiniz ve bir sorumluluğunuz var. Gelen de Amerika'yı temsil ediyor, devleti temsilen geliyor. Burada gayet nazik ve kibar olmak zorundasınız. Hem o hem de ben üslubumuza çok dikkat ettik. Ama biraz küstah bir tavırla gelip oturdu, ayaklarını uzattı falan. Bana bir üstünlük sağlamaya kalktı. Ben de aynı şekilde ayaklarımı uzattım. Öyle oturup sohbet ettik.

İş dünyasından da mesaj aldığınızı söylediniz... Peki, hükümetten uyarı aldınız mı?
Özellikle Amerikalılarla iş yapan iş dünyasından çok mesajlar aldım. Evet, siyasi kadrolardan da aldım. Daha dikkatli olmamız konusunda uyardılar. Yalan söyleyecek durumda değilim.

Hangi düzeydeki siyasi kadrolardı peki?
Onu söylemeyeyim. Dışişlerinden de geldi, üst düzey kadrolardan da geldi. Sonuçta hepsi yakın dostlarım o yüzden isim vermek istemem.

FEHMİ KORU, TAHA KIVANÇ'I UYARDIM

Aldığınız uyarılardan sonra yayın politikanızı yumuşattınız mı?
Biraz yumuşatmaya çalıştım. En son Başbakan Erdoğan'ın Amerika seyahati gündeme gelmişti. O dönemde politikayı biraz daha yumuşatmak için çabaladım. İbrahim Karagül'ü defalarca uyardım. Fehmi Koru, Taha Kıvanç'ı uyardım. O da çok sert yazılar yazıyordu. “Aman ağabey biraz daha dikkat etmekte fayda var” dedim. Hüsnü Mahalli'nin, Mustafa İslamoğlu'nun yazılarına müdahale ettim. Evet, sansür uyguladım. Hüsnü Mahalli'nin ayrılmasına ben sebep oldum.

HÜSNÜ MAHALLİ'YE YAZI YAZDIRAN DA BENİM GÖNDEREN DE BENİM

Yeni Şafak Gazetesi patronları buna nasıl izin verdi?
Hüsnü Mahalli'ye yazı yazdıran de benim, gönderen de benim. Kimseye bu konuda hesap vermek zorunda değilim. Kimse de bana hesap sorma hakkına sahip değil. Hüsnü Bey'i; “Gel bizde yaz” diye ben çağırdım. Onu köşe yazarı yaptım. Sonra da; “Kardeşim kusura bakma güle güle” dedim.

Sizi bu kadar öfkelendiren ne oldu? Hüsnü Mahalli'nin hangi yazısından dolayı bu kararı aldınız?
Hüsnü Mahalli bir kaç defa sıkıntılar olduğunu söyledi. “Yazı yazmamayım” dedi. Ben de yazmasını söyledim. Sonra da; “Madem ayrılmak istiyor o zaman ben keseyim “dedim. Hüsnü Mahalli'ye; “Yazılarını kesiyoruz ama sen bizde kalmaya devam et. Dizi yazılar hazırla. Git Ortadoğu'da dolaş, röportajlar yap” dedik. O da; “Siz yazlarımı kestiniz ben artık burada kalmam” dedi.

ALBAYRAKLARIN ZOR GÜNLERDE DİK DURDUKLARINI ÇOK İYİ BİLİRİM

Daha sonra siz de Yeni Şafak'tan ayrıldınız? Siz neden ayrıldınız?
Ben kendi isteğimle ayrıldım. Patronlarla bir sorunum yoktu. Ben sorun çıkaran değil sorunları çözen bir adam oldum. Ayrılmam gerekiyordu o yüzden ayrıldım. Kimseye kırgın değilim. Hala patronlarla görüşüyorum. Albayrakların zor günlerde dik durduklarını ben çok iyi biliyorum.

BU KRİZ İYİ YÖNETİLMEDİ

Neden Fehmi Koru noktasında dik durmadılar?
Onu ben bilemem tabii. Sadece iki kelime söylemek istiyorum. Kurumlar marka ile markalaşırlar. Yeni Şafak öyle kolay kolay markalaşmadı. Büyük sıkıntılar, ızdıraplar yaşanmış, patronları işkenceler görmüşlerdir. Evleri, işyerleri basılmış, çoluk çocukları rehin alınmış bir aile. Böyle bir ailenin Fehmi Bey'in arkasında neden dik durmadığını doğrusu çözmekte çok zorlanıyorum. Ama galiba bu kriz iyi yönetilmedi.

“YENİ ŞAFAĞI SUSTURUN” DİYE YAZILAR YAZDIRILDI
Tekrar o döneme geri dönmek istiyorum. Yeni Şafak Gazetesi, Amerika için korku mu ifade ediyordu?
Amerika gazetelerinde; “Yeni Şafak'ı susturun” diye yazılar yazdırıldı. Bir akşam beni bir zat aradı telefonla; “Ya Selahattin siz bu Edelman hakkında istenmeyen adam kampanyası başlatıyormuşsunuz” dedi. Öyle bir şey olmadığını söyledim. “Amerika'dan bana öyle bir duyum geldi” dedi.

Bu zat bir siyasi miydi?
Evet. Şok oldum. Ben de; “Allah Allah büyük bir iftira, bize ne Edelman'dan, ben sizi zor duruma düşürecek bir şey yapmam. ” dedim. Ahmet Albayarak'a gidip bir zatın beni aradığını ve söylediklerini anlattım. Ahmet Bey; “O nereden çıktı?” dedi. Amerika'dan duyum aldıklarını söyledim. Bu belgeler ortaya çıktığında öğrendik ki o tarihte Edelman Amerika'ya bir bilgi notu geçmiş olacak sanırım. “Bu Yeni Şafak denilen gazete beni burada istenmeyen adam ilan edecek” diye bir mesaj geçti ki oradan bizimkileri arıyorlar. “Aman Amerika Dışişleri harekete geçiyor, siz ne yapıyorsunuz?” falan... Hiç aklımızdan bile geçmeyen bir olay. Bizim Edelman ile ne işimiz var? Niye kampanya başlatacağız? Niye istenmeyen adam ilan edeceğiz? Ben hala bunu anlamış değilim. Bizim Edelman ile kişisel bir problemimiz yok. Bizim Amerikalıların Irak'ta yaptıkları işkencelerle işimiz var. Orayı takip ediyoruz.

İbrahim Karagül, Fehmi Koru'nun gazeteden ayrılışı ile ilgili daha sonra hiç konuşmadı. Siz kendisi ile konuştunuz mu?
Yazıyı yazdığı gün aradım. “İbrahim çok acele etmişsin keşke biraz bekleseydin. Belki daha ciddi belgeler ortaya çıkardı” dedim. “İşte ben yazdım. Oturup konuşalım” dedi. “Her şeyi ben yaşadım keşke yazmadan önce bir sorsaydın” dedim. O zaman bir yere gidip sohbet etmek istedi.

OLGUN DAVA ADAMLARI BİRBİRLERİNİ EN İYİ ANLAYANLARDIR

Umur Talu “ Gülü seven dikenine katlanır” diye bir başlık attı. Dolayısıyla Fehmi Koru'nun gazeteden ayrılışını Gül ve Erdoğan çatışmasına bağladı. Böyle bir çatışma var mı sizce?
Abdullah Bey'i iyi tanıyorum. Fehmi Koru ile de 1970'lerden beri beraberdik. Benim en iyi tanıdığım iki kişiden biri Abdullah Bey biri de Fehmi Koru. Tayyip Erdoğan'ı ben daha sonra tanıdım. Arardım, görüşürdüm. 1991 seçimlerinde gidip yanında yer aldım. Gittim kahveleri dolaştım. İyi tanıdığım iki isim arasında sürtüşme olduğuna inanmıyorum. Olabileceğine de ihtimal vermiyorum. İnançlı insanlar bunlar. Olgun dava adamları birbirlerini en iyi anlayanlardır.

Yani Fehmi Koru, Gül'ü sevdiği için dikenine katlanmıyor…
Fehmi Bey Abdullah Gül'ün arkadaşı. Milli Türk Talebe Biriliğinde ve İngiltere'ye beraber gittiler daha sonra aynı yerde beraber kaldılar. Yıllardan beri birilerini tanırlar, ailece evlerine giderler. Hala da öyleler. İstediği zaman Fehmi Bey Abdullah Bey'i arar ve eşini alıp gider. Çankaya'da oturup sohbet ederler. Ama bunun bu noktaya gelmesini ben anlamıyorum doğrusu. Benim tanıdığım Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan böyle bir şeye girmezler. Şimdi Fehmi Koru bunlar için kurban oldu demelerinde biraz art niyet görüyorum.

Bundan sonra Fehmi Koru'nun ne yapacağına dair bir fikriniz var mı? Yazı yazacak mı?
Fehmi Koru kısa sürede bir yerde yazar. Adresini bilmiyorum ama bir yerde yazar. Onu boş bırakmazlar. Fehmi Koru bir marka. Marka olmak öyle kolay değil.

Merkez medyada yani Doğan Grubu'nda olabilir mi?
Sanmıyorum. Bilmiyorum tabii ama öyle bir ihtimal vermiyorum

DTK TASLAĞI DİKTE EDİLİYOR

Demokratik Toplum Kongresi'nin taslağını okudunuz mu? Bu taslak konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizi ürkütüyor mu? Ülke bölünüyor mu?
Özetle okudum. 2011 seçimlerini çok önemsiyorum. Çünkü bana göre Cumhuriyet tarihinin en kritik ve en önemli seçimidir. Bu seçimden sonra artık parlamento Cumhurbaşkanı seçmeyecektir. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecektir. Anayasanın yeniden elden geçirilmesi ve Cumhurbaşkanının yetkilerinin yeniden belirlenmesi gerekiyor. Cumhuriyet tarihinde ilk kez Çankaya'daki Cumhurbaşkanının pozisyonu değişiyor. Çünkü halk tarafından seçiliyor. Müesses nizamın kurucu ve kollayıcıları bu dönemde bütün varlıklarını ortaya koymak zorundalar. Burada herkesin dikkatli ve uyanık olması lazım. Şimdi Türklerin de Kürtlerin de çok aklı başında hareket etmesi gerekiyor. Mutlaka gündem değiştirilmeye çalışılacaktır. Ak Parti'nin tek başına iktidara gelmesini engellemeye çalışacaklardır. Bu taslağın ben bu müesses nizamın kurucu ve kollayıcıları tarafından dikte edildiğini düşünüyorum.

KÜRTLERİN AYRI BİR DEVLET, AYRI BİR BAYRAK İSTEDİĞİNE İNANMIYORUM

İki dil, iki bayrak meselesi çok tartışılıyor. Demokratik özerlik konusundaki kanaatiniz nedir?
Atatürk'ün bir vasiyetnamesinden söz ediliyor. Ve o vasiyetnamenin Genelkurmayın arşivinde olduğu söyleniyor. Bence şu vasiyetin ortaya çıkmasında yarar vardır. Kürtlere özerklik konusunun orada yazılı olduğu iddia ediliyor. Bu iddiaya cevap verecek olan mekanizmaların harekete geçmesi lazım. “Atatürk'ün bize verdiği hakları verin” demeye getiriyorlar. O hakların ne olduğunun bilinmesi lazım. Bu topraklarda ben Kürtlerin ayrı bir devlet, ayrı bir bayrak istediğine inanmıyorum. Belli bir kesim isteyebilir ama çoğunluğun istediğine inanmıyorum. Nereye bayrak asacaklar? İstanbul'a mı? İzmir'e mi? Ankara'ya mı, Mersin'e mi? En büyük Kürt nüfusu bu bölgelerde; İstanbul, İzmir Ankara, Adana, Mersin…

KÜRTÇEYİ YASAKLAYAN ZİHNİYET BAYRAK ORTAYA ÇIKARTTI

Bence 12 Eylülde Kürtçenin yasaklanmasıyla en büyük ihanet yapılmıştır. Bayrak o gün ayrılmıştır bugün değil. Kürtçeyi yasaklayan zihniyet bayrak ortaya çıkarttı. Bunların tartışılmasında yarar vardır. Özgürlüklerin genişletilmesi gerekiyor. Maalesef yıllarca Kürtlere eşit muamele yapılmadı. Biz onu yaşadık, ben o bölgenin çocuğuyum.

Kürt açılımı ile ilgili adeta kıyameti kopartan bir yazı yazmıştınız…
Evet. Yazının 11 maddesi vardı. Bir tanesinde şunu dedim: “Kürtlerin manevi lideri kabul ettikleri Şeyh Sait ile Alevi Kürtlerin manevi lider kabul ettikleri Seyyid Rıza'nın mezarlarının yerini ailelerine gösterin”. Hatta Şeyh Sait'in mezarının olduğu bölgeye bir cami bir külliye yaptırın. Seyid Rıza'nın mezarının olduğu bölgeye bir cem evi yaptırın. Bunu da devlet yaptırsın” dedim. Ben bunu yazınca CHP ayaklandı. Onur Öymen Meclis'te soru önergesi verdi. “Nasıl oluyor da devletin gazetesinde böyle yazılar çıkıyor?” diye. Arkasında Meclis'te bir konuşma yaptı. “Siz bunlara iade-i itibar sağlıyorsunuz” dedi. Yazımı geçen sene Ağustos ayında vermiştim. Olay Gazetesi, TMSF'de olduğu için soru önergesi verildi. Yani devlet bir yanlışlık yapmışsa telafi etmelidir.

YASAKÇI BİR ZİHNİYET OLDUĞU MÜDDETÇE NORMAL KARŞILAYACAKSINIZ
Şeyh Sait ve arkadaşlarını o günkü yasayla idam ettiniz. Kimse neden ettiniz? diye sormuyor, sorgulamıyor. Ailesi; “Dedemin mezarını gösterin” diyor. 47 kişi idam edilmiş hepsinin ailesi dedelerinin mezarlarının nerede olduğunu soruyor. Seyyid Rıza'nın ailesi; “Tamam dedemi götürüp kurşuna dizdiniz. Mezarını nerede yaptınız? Bize gösterin” diyor. O bile yasaklanıyor. Şimdi böyle yasakçı bir zihniyet olduğu sürece makul çıkışları da normal karşılayacaksınız, dil konusundaki çıkışı da normal karşılayacaksınız. O zaman bunları suçlamayacaksınız. Devlet önce kendi görevini yapacak. Dağ başından adam kaçırtıp öldürtünüz. Niye öldürttüğünüzün cevabını veremiyorsunuz hala. Kaç tane faili meçhul cinayet var? 3 bin mi, 7 bin mi? Hala sayısı bilinmiyor. Geçen yıl bir televizyonda izledim. Birisi Diyor ki; “Benim kardeşimi polis götürdü. Bir daha haber alamadık.”




0 Yorum - Yorum Yaz

Seçim olsa 4 partinin son durumu

Türkiye seçim atmosferine girmeye başladı. Başbakan Erdoğan yüzde 50 oy hedefliyor. CHP'li Gürsel Tekin ise tek başına iktdar için 'bize yüzde 37 yeter' diyor. Son anket göre AK Parti, CHP, MHP ve BDP'nin oyunu ortaya koydu.
 

Prof. Özer Sencar'ın başkanlığında Metropoll araştırma şirketinin son çalışması yayınlandı. Sabah Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak'ın bugünkü köşe yazısında yer verdiği araştırmada "Bugün seçim olsa hangi partiye oy verileceği?"sorusunu da cevap aranmış. 

Metropoll'ün son araştırmasına göre, kararsızlar dağıtıldıktan sonra, dört partinin oy oranları şöyle: AK Parti yüzde 45.3, CHP yüzde 30.7, MHP yüzde 13.8, BDP ise yüzde 6.5.

Metropoll'ün eski kamuoyu araştırmalarıyla mukayese edildiğinde, AK Parti'nin bir miktar gerilediğini, CHP'nin ise ilerlediğini kaydeden Nazlı Ilıcak'ın ankete ilişkin yorumu şöyle:

"CHP'nin, Kemal Kılıçdaroğlu'yla, eskisine göre daha iyi bir çizgi yakaladığını da söyleyebiliriz. Deniz Baykal'a güvenenler % 10-15 civarındayken, Kılıçdaroğlu'na güven % 22.5. Tayyip Erdoğan ise, mevcut siyasi parti liderleri arasında en çok güvenilen politikacı olma özelliğini, % 40.6 destek ile sürdürüyor."




0 Yorum - Yorum Yaz

Son seçim anketinden ne çıktı?

Haziran'da genel seçimlerin yapılacak olmasıyla araştırma şirketleri anketler için gaza bastı.
 

2011 Haziran'ında yapılacak genel seçim öncesi araştırmacılar nabız tutmaya başladı. Yeni bir yönetim ve siyasi söylemle genel seçime hazırlanan CHP'de oyların yükseldiği iddiaları var. Ancak kamuouyu araştırmalarının önemli isimlerinden KONDA'nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır'a göre CHP 50 ilde milletvekili çıkarmakta zorlanabilir.

T24'de yazan Ağırdır önce son seçim sonuçlarını masaya yatırdı. Buna göre AK Parti'nin il bazında aldığı en düşük oy yüzde 20,6, en yüksek oy yüzde 55,1 oranında. Buna karşılık CHP'nin sıfır ve sıfıra yakın oy aldığı iller varken ulaştığı en yüksek oran da yüzde 48,2. MHP en düşük oy aldığı illerde sıfıra yakınken ulaştığı en yüksek oran yüzde 42,2.

AK Parti hiçbir ilde yüzde 20'nin altında oy almamış.AK Parti 14 ilde, ki bu illerde 2011'de 87 milletvekili seçilecek, yüzde 21-30 aralığında, 30 il / 182 milletvekilliği çevresinde yüzde 31-40 aralığında, 30 il / 230 milletvekilliği çevresinde yüzde 41-50 aralığında, 7 il / 51 milletvekilliği çevresinde yüzde 51-60 aralığında oy almış.

CHP 50 İLDE VEKİLDE ZORLANIR
CHP 25 il / 125 milletvekilliği çevresinde yüzde 10'un altında, 25 il /113 milletvekilliği çevresinde yüzde 11-20 aralığında, 23 il / 165 milletvekilliği çevresinde yüzde 21-30 aralığında oy almış. Yani 2011 seçimlerinde de bu dağılım devam ederse muhtemelen CHP 238 milletvekilinin seçileceği bu 50 ilde milletvekili çıkaramayacak veya çok zorlanacak. Çünkü bu iller genellikle 5 veya daha az milletvekilliği çıkaran iller, bu nedenle milletvekilliği kazanmak için bu illerde daha yüksek oy oranına ulaşmak gerekiyor.

MHP ise 22 il / 213 milletvekilliği çevresinde yüzde 10'un altında, 23 il /129 milletvekilliği çevresinde yüzde 11-20 aralığında, 31 il / 183 milletvekilliği çevresinde yüzde 21-30 aralığında oy almış. BDP ise bilindiği gibi Doğu ve Güneydoğu'ya sıkışmış durumda.

CHP-MHP KİTLE PARTİSİ ÖZELLİĞİ GÖSTERMİYOR
Bu sayılar 29 Mart seçimlerinin en önemli göstergesine, karakteristiğine işaret ediyor: AK Parti ülkenin her yerinde, bir kitle partisi olarak var, neredeyse eşit oranlarda ya da daha dar aralıklar içinde her seçim çevresinde oya sahip. Buna karşılık CHP, MHP ve diğer partiler lokal alanlarda, belirli dar alanlarda varlar, kitle partisi özelliği göstermiyorlar. Çok kabaca şunu söylemek mümkün, ülkenin batısında AK Parti-CHP, orta bölgelerde AK Parti-MHP ve ülkenin doğusunda AK Parti-BDP çekişmesi var.

İNTERNETHABER




0 Yorum - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam14
Toplam Ziyaret204301